dört gün..
Hatırasız bir çocuktum. Pek arkadaşım yoktu. Onlar da play station oynamaya gelip hemen giderdi. Babam
mühendisti. Yurtdışındaki görevi nedeniyle yılda iki kez eve uğrardı.
Annemle ablam, iki sokak ötede oturan kuzenlerimle çocukluk dönemini böylece atlatmıştım.
Üniversite için evden ayrıldığımda yalnızlık çekmedim. Okul hayatım çimlerde gitar çalan kızlı erkekli gruplar veya kravatsız takım elbiseli gençler arasında geçmedi. Yemekhane fiyatlarını masalara vurarak boykot etmedim, yurdun gece kesilen sıcak suyunu dert etmedim.
Üniversiteyi bitirip mezun olduğum sene babam emekli oldu, yurda döndü.
Ben de çok geçmeden özel bir bankada müşteri temsilcisi
olarak işe başladım. Sistem
basitti. Çok parası olanı ayakta karşılıyor, parasını güvence
altına alıp üstüne faiz veriyorduk. Her zaman kahve içmeye bekliyorduk.
Diğer yanda çalıştığı fabrikanın montu üstünde, saçları yer
yer dökülmüş abiler ve ellerini
dizlerinin arasında birleştirip önümdeki ekranda neler yazdığını merak eden
ablalar vardı. Onlar her soruya kısa cevaplar verir, parmak ile gösterilen yerleri
tereddütsüz imzalardı.
Öğle aralarında pek dışarı çıkmazdım. Güvenlikçi Emin abiyle arka sokaktaki lokantadan Hatay usulü dürüm söylerdik. Emin abi dürümle
gelen ince peçeteye ağzını silerken ben genelde kitap okurdum. Mesai arkadaşlarımın
ısrarıyla dışarı çıktığım olsa da esnaf lokantalarının bir saate
sıkışan kalabalığını sevmezdim.
14 Ağustos’ta doğum günümde işe başlamıştım ve bugün iki yıl olmuştu. Öğle arasında Melis’in getirdiği pastayı kestik. Mutlu sayılırdım, yani hayatımın pek bir iniş çıkışı yoktu. Hangi müşterinin kaçta geleceğini not aldığım post it’lere baktım, zamanım vardı. Biraz yürümek istedim.
Benim gibi herkes bir rutin içinde yaşıyordu. Kişisel istek ve arzular genişleyip daralıyordu ama iç içe de geçmiyordu. Herkes kendi gettosunda gelirine orantılı temazsız kartlar gibiydi. Caddeler de insanlar gibi ayrışmıştı. Üç harfli marketler, etsiz çiğköfte ve fırınlar. Arada telefon kılıfçıları, kasap ve eczaneler.
İki mermer basamaklı, ahşap kapısı içeriye doğru açılan eski pasajın önünden geçerken yerde birkaç kitap gördüm. Aralarında lacivert kapaklı, arama motorlarına yenik düşmüş Meydan Larousse dikkatimi çekti. Babamın kütüphanesinde bunlardan vardı.
Pasajın içinden beyaz pantolonlu, üstünde kısa kollu mavi bluz bulunan bir kadın çıktı, yerdeki kitaplardan 10-15 tanesini hızlıca kucaklayıp içeri girdi. Kısa süreli topuk seslerinin ardından ‘pat’ diye bir ses duydum. Düşünmeden pasajdan içeri girdim.
Zemininde eski tip işlemeli fayansların bulunduğu kısa koridorun sonunda, soldaki dükkanın cam kapısını ayağıyla açmaya çalışıyordu. Hemen gidip kapıyı elimle tuttum, yerdeki kitapları alıp peşinden içeri girdim. Elindeki kitapları girişteki büyükçe ahşap masanın üzerine bıraktı. ‘Hayırlı olsun yani açtınız galiba’ dedim.
Omzundan aşağı dökülen siyah düz saçlarını başıyla geriye itti.
Ellerini ıslak mendille sildi. ‘Teşekkür ederim, evet yeni açtık, bakalım nasip
artık’ dedi. Yüzünde siyah gözlerinin eşlik ettiği yorgunluğu ve heyecanı gördüm.
Sahafların dünyayı boş vermiş havasından uzaktı.
Başımı hafifçe çevirip etrafa baktım. İçerisi dışarıdan göründüğünden daha büyüktü. Nasıl dizileceği belli olmayan, büyük ihtimalle üst
üste yığılacak, kiminin kapağı kiminin sayfaları kopmuş onlarca kitap, dergi ve
çizgi roman vardı.
Kitapçıları severdim. Çocukken geceleri dükkan kapanıp herkes evine gittiğinde kahramanların kitaplardan çıkıp konuştuklarını, birbirine şiirler okuduklarını,
bazılarının da elinde silahla savaştıklarını düşünürdüm. İçerisi hem kır
çiçekli güzel bir bahçe, hem gazyağıyla aydınlanan nemli berbat bir oda, hem de avuç içlerine üfleyerek ısınmaya çalışanların olduğu soğuk bir tren
garıydı.
‘Sizi hatırlıyorum sanki, ilerideki bankada mı çalışıyorsunuz’. Şaşırmıştım ama mutlu oldum. ‘Burası için kredi başvurusu yapmıştım, bankanız ret verdi. Sahaflık düzensiz meslekmiş, risk varmış, bilmiyorum öyle dediler.’
‘Keşke ben ilgilenseydim, bazen inisiyatif kullanıyoruz.’
‘Gerek kalmadı hallettim.’
‘Beni orada mı gördünüz?’
‘Evet, emekli bir amca size teşekkür ediyordu, benim temsilciyse kapıyı gösteriyordu. Bu arada benim adım Necla’ dedi
elini uzattı.
‘Ben de Hakan, memnun oldum’ dedim, elini sıktım, izin
isteyip çıktım. Acaba arkamdan bakıyor mu diye düşünsem de hızlı adımlarla bankaya
döndüm.
Elindeki küçük kağıda yazılı rakamı numaratörden takip eden üç-beş kişi bekliyordu. Masanın kenarına damlayan kremşantiyi hızlıca sildim. Rutinler içinde kaideyi bozmayan sürprizler olabilirdi. Yine de aşk, benim için sadece kafası karışıkların uğradığı deniz kenarında bir şehir dekoruydu.
Günlerden salıydı ve ay ortası olduğu için gelen gidenin haddi hesabı yoktu. Zenginden alıp fakire veriyorduk ama fakirler değil zenginler mutluydu. Öğle arası kimse kalmamış, güvenlikçi Emin abi sipariş vermek için telefonu kurcalıyordu.
‘Abi, bana söyleme biraz hava alayım’ dedim, dışarı
çıkıp yürümeye başladım. Pasajın önünden geçerken sahafa uğramaya karar
verdim. Necla 35 yaş civarı olmalıydı, 10 yaş büyüktü benden. Belki bu yaş
farkından dolayı sıcak davranmıştı.
Dükkanın kapısı açıktı. Kravatımı
düzeltip içeri girdim. Bütün kitaplar raflara dizilmiş, ahşap çalışma masası sol tarafa çekilmiş, arkasına dört tane
çiçek motifli eski sandalye konmuştu. Masanın arkasında küçük bir çay ocağı ve evye, yanında meyve çayları belli oluyordu.
‘Çay içer misin Hakan’ sesiyle irkildim. Rafların arasından üç-dört tane kitapla çıkageldi.
'Olur ama açık olsun’ dedim. Arkasına bakıp güldü.
‘Ben kaçak çay içerim, ağır gelirse sana kuşburnu yapayım,
otursana’ dedi.
‘Fark etmez’ dedim, benim için yorulmasını istemedim. Az sonra bir elinde kırmızı pullu çay bardağı, diğerinde kuşburnu ile geldi.
‘Bir günde nasıl değişmiş, kadın eli değdiği belli oluyor.’
‘Abartma Hakan öylesine dizdim işte’ dedi.
‘Necla Hanım, edebiyat mezunu olduğunuz belli, burayı açmakla
da iyi etmişsiniz, çevrede kitapçı kalmadı. Hem kağıt fiyatları çok arttı,
gençler kitap alamıyor’ gibisinden bir şeyler geveledim.
Bu sefer sesli güldü, ‘ilahi Hakan’ dedi, bileklerime
dokundu. ‘Ben doktorum. Burayı dedemin isteğini yerine getirmek için açtım.
Edebiyatla haşır neşir bir kuzenim var, herşeyi o halletti, ben sadece yardım
ettim.’
Her gün onlarca kişiyle muhatap olduğum için kendimi insan
sarrafı sanıyordum ama burası banka değildi. Çayından bir yudum
daha aldı, ‘ayrıca karşılıklı çay içtiğim kişinin bana adımla hitap etmesini
isterim.’
‘Dedenizi çok seviyor olmalısınız burayı açtığınıza göre.’
Ayağa kalktı, boş bardakları evyeye götürdü. Sıradan bir
soru sormuştum ama hoşuna gitmemiş gibiydi. Arkası dönük şekilde bardakları
yıkarken ‘dedemin ve anneannemin bende hakkı çoktur, yaşlandılar artık, dedemin
isteğini yerine getireyim dedim.’ Ellerini sarı beze silip yanıma geldi.
‘Eee sen neler
yapıyorsun, anlat bakalım’ dedi. Kendi hayatıma hazırlıksız yakalanmıştım.
Sahiden ne yapıyordum? Bu soruya fiyakalı bir cevap ararken cam kapı içeri
doğru açıldı, kapının üstündeki küçük çan öttü. ‘Buyrun’ dedi yanlarına
gitti. Muhtemelen üniversite öğrencisi bir kız ve bir oğlandı. Onlara ders
kitaplarını gösterdi.
Necla'yı çalışırken izlemek hoşuma gitti. Hafif topuklu nubuk ayakkabısının beton zeminde
çıkardığı sesi bilgece buldum. Ayağa kalktım, ‘Necla ben geç
kalıyorum, görüşürüz’ dedim. Uzaktan ‘görüşürüz’ dedi.
Akşam iş çıkışı uğramayı düşünsem de kendimi engelledim.
Yani aramızda bir şey yoktu, karşılıklı içilen bir bardak çaya bir semaver
dolusu anlam yüklemek yanlıştı. Akşam yemek sonrası biraz kitap okuyup erkenden
yattım.
Hafta ortasıydı ve yoğunluk devam ediyordu. Emin abi yemek sonrası kürdanla dişini karıştırırken ‘bir saat önce itfaiye geçti, sirenleri duydun mu’ dedi. ‘Yok abi kalabalıktan ne mümkün.’ 'İki sokak arkada pasaj içinde yangın çıkmış’ ayağa kalktı ‘çay getiriyorum sana da’ dedi. Düşünmeden hızlı adımlarla bankadan çıktım.
Pasajın önünde çoğu yanmış onlarca ıslak kitap vardı. Etrafta meraklı bir genç video çekiyor, iki yaşlı kadın ‘verilmiş sadakası varmış yoksa boğulurdu’ diyordu. Pasajın sağındaki beyaz eşyacıyla solundaki kuruyemişçi ‘abi ne işi var sahafın bilmem cart curtun pasajda, milyonluk eşya var kardeşim burada’ diye konuştular. Haklıydı kuruyemişler çok pahalıydı.
Kesif bir duman kokusu pasajın duvarlarını kaplamıştı. Sahafa
yaklaştıkça duvardaki isler artmış karşıdaki kapalı çiçekçinin camlarına kadar
sokulmuştu. Dükkandan elinde telefonuyla Necla çıktı. ‘Yok dedecim iyiyim,
çay ocağının elektrik kontağından çıkmış, bir iki raf tutuştu, ben
içerdeydim söndürdüm ama çevredekiler itfaiyeyi aramış, onlar da su sıktılar.’ dedi.
Merak ettiğim cevapları almıştım. Necla iyiydi ama dükkanın anlattığından fazla yandığı da belli oluyordu. Telefon ekranına bakarken ‘Hakan merhaba’ dedi, şaşırmamış gibiydi. Gömlek cebinden çıkarttığı kartvizite bakıp bir yeri aradı. Konuşurken pasajın kapısına kadar gidip geldi. Pazartesi günü sigorta yaptırmış, masrafın karşılanmasını istedi. Konuşması bitene kadar bekledim. Dedesi haricinde kimseyi aramadı. Tuhaf bir sevinç duydum.
‘Geçmiş olsun, pasajda yangın çıkmış dediler, bi uğrayım
dedim.’
‘Sağol Hakan. Çok önemli değil de biraz korktum. Bir süre
çay içmem artık’ dedi hafifçe gülümsedi. Hoşuna gitmeyen şeylere de gülerek karşılık verebiliyordu.
‘Bankaya gel, ben sana ısmarlarım.’ dedim. ‘İyi fikir ama
sizinki bergamot aromalıdır, ben kaçak çay severim’ dedi. ‘Bulurum ben sana
kaçak çay’ diye ekledim. Nereden bulacağımı bilmiyordum ama onun için
bir şeyler yapmak istedim.
Akşam iş çıkışında uğradım. Yanmış
kitaplar pasaj kapısının önünden gitmiş ancak duvardaki is olduğu gibi duruyordu.
Dükkanın önünde boyacıyla konuşuyordu. Usta
yemekten sonra gelip geceye kalmadan boya işini halledecekti. Selam verdim, ‘herşey
yolunda mı, merak ettim’ dedim. Emin abinin Hataylılar kıraathanesinden bulduğu kaçak çayı uzattım.
‘Ya niye zahmet ettin’ dedi mahcup bir
sesle. ‘Yolunda, yolunda. Kitap satmaktan çok dükkanı yeniliyorum habire’ dedi,
yine gülüştük.
‘Sende e- ticarete geç, bak masrafı yok, yangını yok.’
‘İnternet sitesi olacak tabi ki ama tuvalet kağıdı
satılan yerde kitap satmam. Kitap almak
isteyen ya siteye girecek ya da buraya gelecek.’
Yeniliklere açık değil gibi hissettim ama önemsemedim. Yel
değirmenlerine karşı savaşmanın anlamı yoktu. Müsaade isteyip çıktım.
Akşam babam sofraya otururken ‘haberlerde gördüm, yangın
çıkmış sizin oralarda, var mı önemli bir şey’ dedi. Annem tereyağında kavrulmuş
naneyi çorbaya dökerken bir gözü bendeydi.
‘Yok baba, pasaj içinde küçük bir sahafta olmuş’
‘Oralar eski yerler, elektrik kontağındandır’
‘Evet baba, priz bozukmuş semaverin kablosu yanmış, oradan
kitaplar tutuşmuş.’
Ablam ‘nereden biliyorsun, banka mı yandı sanki’ dedi. Bunu düşünmeden
sormuştu ama hazırlıksız yakalandım. ‘Bizim güvenlikçi Emin abi duymuş.’
Annem ıslama köfteyi tabaklara bölerken, ‘güvenlikçiler bilir
böyle şeyleri’ dedi.
Ablam ben üniversitede okurken nişanlanmıştı. Babam yaz tatiline geldiğinde küçük bir tören yapmıştık. Sonra ilişkileri yürümedi ve ayrıldılar. Aşkın hep insanı yoran yönüne şahit olmuştum. Akşam haberleri bunlarla doluydu. Onu gördüğüm kısacık anlarda, en çok bugün içimi ısıtan bir yakınlık duydum. Belki de savunmasız bir haline şahit olduğum için. Eğer aşkın insanı iyi hissettiren bir yönü varsa, bunu hiçbir şey yapmadan bilemezdim.
Sabah işe giderken otobüsten bir durak geride indim. Pasajın ahşap dış kapısından geçip eski fayansların üzerinde ilerledim. Burnuma boya ve tiner kokusu geldi. Çiçekçi yine kapalıydı. Sahafın önünde iki kolide rulo fırça, bir çift eldiven, artmış boya ve gazeteler duruyordu. Kapının önündeki kahverengi paspasa biraz boya damlamıştı. Cam kapıyı itince açıldı.
Bir yandan içeri girmek ve Necla’nın hayatıyla ilgili bir şeyler öğrenmek isterken, diğer yandan içeride yakalanırsam bir çuval inciri berbat etmekten korktum. Hızlı adımlarla pasaj kapısına yöneldim. Kapıdan çıkarken dizi klişesi gibi mermer merdivenlerde Necla’yla karşılaştım. Bu sefer biraz şaşırmıştı ben de utandım.
‘Günaydın Necla, dün akşam seni öylece bırakınca yardım edecek bir şeyler kaldı mı, sorayım dedim.’
‘Günaydın Hakan. Yok hallettik, ben gece uğradım zaten.’
‘Kapıdan içeri baktım iyi görünüyordu.’
‘Gel istersen nescafe yapayım.’
‘Teşekkür ederim, banka önünde kuyruk olmuştur şimdi, sonra uğrarım.’
Elini uzattı, ‘müsaade senin, hoşcakal’ dedi. İkinci defa
elini sıktım ama ilk defa ellerinin sıcaklığını hissettim. Ayak parmaklarıma
doğru adını bilmediğim bir duygu yayıldı.
O gün kapıdan giren herkese göz ucuyla baktım. Geleceğini
söylemediği halde gelecekmiş gibi bekledim. Beni kalabalığın içinde
tanımıştı, ben de onu kalabalıklardan çekip
çıkarmak istedim.
Akşam iş çıkışı pasaja uğradım. Boya kutuları gitmişti ama iki -üç damla boya paspasın üstünde hâlâ duruyordu. Kapı kapalıydı. Sağ elimle gözüme siperlik yapıp içeri baktım. Cılız bir florasanın aydınlattığı bu yerde kimseler yoktu.
Rutin bir akşam yemeği ve babamla kısa soru-cevap faslından sonra odama çekildim. Ayağa kalkıp odamın penceresinden dışarıyı izledim. Çocukluğumdan beri bu odadaydım. Kaldırımda çöpleri karıştıran kedileri, karşı apartmanda hangi dairenin kaçta ışıklarının söndüğünü biliyordum. Cumartesi pazarından alışveriş yapan kadınları, bazı geceler polis sirenlerini duyup inşaata saklanan serserileri tanıyordum. Yatağıma uzanıp sabah gördüğüm ama akşam göremediğim Necla’yı düşündüm.
Haftanın son iş günüydü. Sabah otobüs pasajın önünden geçerken düğmeye bastım ve otobüs ani bir frenle durdu. Laptop çantamın kenarı önümdeki kilolu kadına çarptı. Kafasını bana doğru çevirdi, dudaklarını küfür edecekmiş gibi sımsıkı kapattı. Pardon diyerek aşağı atladım, pasaja kadar yürüdüm. Dükkanın cam kapısını elimle itekledim ama açılmadı. Dün bu saatlerde dükkanı açmaya gelmişti. Belki yolda karşılaşırız diye sağa sola bakındım ama onu göremedim.
İçimde tuhaf bir tedirginliğin eşlik ettiği merak
duygusuyla öğleni etmiştim. Hayatı hep gırgıra alan Metin abi ‘afiyet dürüm
olsun’ selamıyla yanımdan geçerken ‘abi bekleyin ben de geleyim’ dedim. Kızların
tavsiyesiyle yeni açılan Roka Restaurant’a gittik. Melis ile karşılıklı
oturduk.
Melis, kumral kıvırcık saçlı ela gözlü güzel bir kızdı. Üst katta ticari müşteri temsilcisiydi. Bazen boş zamanlarda yanıma gelir, masanın ucuna
oturur, öylesine konuşurduk. Annem bir keresinde çarşıdan geçerken yanıma
uğramış, Melis’i görmüş ve pek beğenmişti. Bazı akşamlar laf arasında ‘Melis ne
yapıyor’ diye sorardı.
Yemekte annemi sordu, babamın emekli hayatını, ablamın KPSS sınavını. Sonra yeni stajyerin kahve makinasını bozduğunu anlattı. Sürekli masalara oturup bankacı gibi story atıyormuş.
Yemek çıkışında Melis’in kankası Burçin ‘akşam Melis’lerde
toplanıyoruz, Hakan sen de gelsene, hem senin için de değişiklik olur’ dedi.
‘Tabi, başka bir planın yoksa.’
Biraz şaşırmıştım. ‘Olur olur, ne planım olacak canım, bugün Cuma.’
Öğleden sonra Burçin ve Melis kol kola merdivenlerden inerken
Burçin ‘kolay gelsin Hakan’ dedi ve göz kırptı. Dört günlük maceramın üstüne
kılıcını sapladı.
Annemi aradım, yeni aldığım gömleği ütülemesini, akşam
Melis’lerde toplanacağımızı söyledim. Çok memnun oldu, ‘pasta yapayım
götürürsün’ dedi.
Akşam aynı saatte otobüse bindim. Yolcuları hemen hemen tanıyordum. Kimi telefona bakıyor, kimi boş gözlerle camdan dışarıyı izliyordu. Kilolu teyze omuz üstünden laptop çantamı kontrol etti. Pasajın önünden geçerken ‘hay Allah telefonumu unutmuşum’ diyerek düğmeye bastım. Bunu niye yaptım hala bilmiyorum.
Otobüs durdu, hızlıca indim ve pasaja kadar yürüdüm. Sahafın soluk ışıkları çiçekçinin camlarına yansıyordu. İçeride düzgün traşlı, kahverengi kadife pantolonlu, kasketli, 70 yaşlarında bir amca büyük ahşap masada kitap okuyordu. Çanın ötmesiyle yakın gözlüklerini çıkarıp ayağa kalktı, masanın ön tarafına doğru geldi. ‘Buyrun, hoş geldiniz dedi.’ Ona cevap vermeden gözlerim Necla’yı aradı. Üç- beş saniye sonra ‘yardımcı olmamı ister misiniz’ dedi. Sesindeki Necla’ya benzer tınıyı fark ettim.
‘Ben Necla’ya bakmıştım, arkadaşıyım, geçen dükkan yanmıştı
merak ettim, durumu nasıl?
‘Demek arkadaşısın, memnun oldum ben Salih.’
‘Ben de Hakan, Necla yok mu amca?’
‘Necla yok evladım, sabah uçağıyla Almanya’ya gitti.’
Cümlenin sonunu içimden tekrarladım ‘Almanya’ya gitti.’ Yakın
olduğunuz kişilerle boşluk bırakarak konuşabilirdiniz ama Salih amcaya bir
cevap vermeliydim.
‘Öyle mi, bana bahsetmemişti, sürpriz oldu.’
‘Zaten orada yaşıyor, benim için geldi, sağ olsun burayı
toparladı gitti’
‘Siz dedesi oluyorsunuz o zaman?’
‘Evet, Necla’nın dedesiyim'
‘Ailece Almanya’da mı yaşıyorlar?’
‘Hayır oğlum, tek başına. Necla kendinden bahsetmeyi pek sevmez.'
Salih amca tekrar masanın arkasına doğru yöneldi, ‘otursana, yeni çay demledim, sana da getireyim’ dedi.
Önümdeki çiçek motifli sandalyeye oturdum. 'Demek Necla’nın çay merakı sizden geliyor'
Salih amca çayları getirdi. Bir yudum aldı. Sol elinin parmaklarını çenesinde birleştirdi.
‘Necla dört yaşındayken, anne babasını trafik kazasında kaybetti. 27 Kasım’da yirmi beş yıl olacak. Trafik kazası diyememiştik hasta oldular demiştik, o yüzden galiba hep doktorluğu istedi’
Necla'nın elini sıktığımda hissettiğim gibi yoğun ama bu sefer soğuk bir his bedenime yayıldı. 'Çok üzüldüm, başınız sağ olsun.'
'Dostlar sağolsun' dedi sessizce.
'Salih amca ben müsaade isteyim. Necla'yla görüşürseniz bankacı Hakan’ın selamı var dersiniz.’
‘Baş üstüne oğlum, tabi ki iletirim, sen de uğra ara sıra’
Eve bir saatlik yolum vardı ama otobüse binmek istemedim. Necla 10-0 yenik başladığı hayattan alacaklıydı ama hayatın ödeme güçlüğü çektiği bu coğrafyada kendi yolunu çizmeyi de başarmıştı. Daha büyük olduğunu düşünmüştüm, 29 yaşındaymış.
Hafta başında bu caddeden geçmiştim. Eski bir savaş
meydanında koşarak iç içe geçen askerler gibi, önümdeki yaya geçidinden hızla
geçen hayatların varlığına sadece bize dokunduğunda şahit oluyorduk. İnsanlar üzerinde içi boş konuşma balonlarıyla
yürüyordu. Ben bir tanesine ‘Necla’ yazdım.
Aradan üç aydan fazla geçti. Parklar ve bahçeler sarı yaprakların hakimiyetinde şimdi. Annem bana ütü yapmayı bıraktı, o Cuma akşamı aniden toplantı çıktığına inanmamış. Melis de annemin aniden rahatsızlandığına inanmamış sanki, epeydir yanıma uğramadı. Burçin topuklu ayakkabılarıyla merdivenlerden hızlıca inip çıkarken, ‘bu pası sana Alex bile atmazdı, çok değişik birisin’ dedi. Emin abiyle öğlenleri soslu dürüm söylemeye devam ettik. ‘İstersen kaçak çay bulurum, çekinme’ dedi.
Pasaja iki haftada bir uğruyorum. Çiçekçi nihayet
açıldı ama işleri kötüymüş. Sahaflar ve çiçekçiler pasajlara saklanmış. Salih amca ile havadan
sudan ve Necla’dan konuşuyoruz. Epeydir yağmur yağmadığı için aslında hep
Necla’dan konuşuyoruz.
Ben mi? Yaşlı adamlar gibi sürekli çay
içiyorum..
Lale Müldür şiirleri okuyorum; bazen bir insanla bir şey olur, kısa süren bir şey..
Bülent Ortaçgil dinliyorum; ben bunları kimseye anlatmadım, kendimle bile konuşmadım, bir tek sen duy diye, sen bil diye, sen anla diye..
Yorumlar
Yorum Gönder