the sinner veya ufak tefek kesikler..
(The sinner dizi inceleme, yüksek doz spoiler içerir)
Herkes içinde boş odalarla doğar. Kutsal kitaplara göre iyi bir mizaçla yaratılan insana ait bu odalar önce anne baba, sonra kardeşler ve arkadaşlar tarafından bir şekilde doldurulur. Gerilim/polisiye kategorisindeki bu hikayede Harry Ambrose (Bill Pullman) insanın karanlık odalarının önünde duran ve onlara ışık tutmaya çalışan, alışık olmadığımız türden bir cinayet masası dedektifi olarak karşımıza çıkıyor.
Hikaye birinci sezonda, eşi ve
oğluyla göl kenarında piknik yapan Cora Tannetti (Jessica Biel) adındaki sıradan
bir kadının herkesin gözü önünde tanımadığı bir kişiyi meyve bıçağıyla dramatik bir şekilde öldürmesiyle başlıyor.
Dedektif Harry bir cinayet
soruşturması için oldukça basit ve kısa sürede kapatılacak bu olayı kapatmıyor çünkü cinayeti bir yap-bozun ne olduğu ortaya çıkmış ama tamamlanmamış, gelip
geçerken insanı rahatsız eden o eksik parçası gibi görüyor.
Önce rutin bir davranış olarak Cora’nın
geçmişini irdelemek istiyor ancak Cora’nın geçmişi hatırlanmak değil unutulmak
üzerine kurulu. Zihninde cinayeti neden işlediğiyle ilgili ipucu verecek kısım
berrak değil. Cora’nın geçmişine atılan her adım onda büyük travmalara neden
oluyor. Bu açmazla birlikte bir cinayet şüphelisine yardım etmek beraberinde
adli riskleri de barındırıyor.
Dedektif parçaları bir araya
getirdiğinde dindar bir anne, arada kaçamak yapan az dindar baba ve
annesinin (kendi yetersizliğine bahane olarak) kendisini sürekli suçlu hissettirmeye
çalıştığı yatalak küçük kız kardeşiyle ilişkilerine ulaşıyor. Cora bu insan
öğüten ortamdan kaçarken daha karışık sorunların içinde buluyor
kendini.
Dedektif, çocukluktan itibaren
ışıkları bir bir söndürülmüş güzel bir kızın,
herkesin içinde cinayet işleyecek bir anneye dönüşümünü gözler önüne seriyor. ‘İlk taşı en günahsız olanınız atsın’ diyerek toplumsal önyargılarımızı
sorguluyor. Alt metinde baskıcı dini anlayışın ve iletişim kanalları
kapalı aile yapısının, insana refah kazandırmaktan uzak olduğu hatta
potansiyel suçlara zemin hazırladığı da görülebiliyor.
İkinci sezonda hikaye, 13 yaşındaki Julian (Elisha Henig) adındaki bir çocuğun, kısa bir mola için durdukları otel odasında yanındaki iki kişiyi zehirleyerek öldürmesiyle devam ediyor.
Dedektif Harry Ambrose, daha ilk
olayın dumanı tüterken, failin küçük bir çocuk olduğu çifte cinayet olayına
yardım etmek için doğup büyüdüğü kasabaya davet ediliyor. ‘Bir yerde bir çocuk
suçlanıyorsa orada başka suçlular da vardır’ diyerek yerel kadın polis Heather (Natalie
Paul) ile parçaları birleştirmeye başlıyor. Olayın polisiye kısmının Julian’ın
üvey annesi Vera’nın (Carrie Coon) sorumluğundaki Mooswood cemiyetiyle alakalı olduğu anlaşılıyor.
Ancak parçalar birleştikçe suç çemberi
dedektifin tanımadığı kişilerden çok tanıdığı kişileri içine alacak şekilde daralıyor.
Bu noktada suçunu itiraf etmiş küçük bir çocuğu mu, yoksa yıllardır tanıdığı arkadaşlarını mı tercih etmesi gerekiyor? Julian, dedektif
Harry ile konuşurken ‘suçluluk ne zaman biter’ diye sormuştu. Belki de bölümün
özeti bu cümleydi.
İkinci sezonda suçlularla kirli ilişkiler içindeki devlet yetkililerinin veya salt kötü olmasa da sorunları halının altına süpüren, dosyaları arşivlerde çürümeye bırakan (belki bu yüzden adli dosyaların rengi vişne çürüğüdür) bezgin ve statükocu yaşayan ölülerin topluma verdiği zarara,
Cemiyet gibi yapılanmaların
varlık nedeninden uzaklaşarak bireysel kimliği eritip yok saymasına ve böylece kişiliksiz bireylerin daha tehlikeli hale geldiğine şahit oluyoruz.
Bir de bilmediğin bitki çaylarından içmemek gerektiğine.
Üçüncü sezonda ise hikaye Jamie Burns (Matt
Bomer) adındaki bir tarih öğretmeninin, Nick (Chris Messina) adındaki liseden arkadaşıyla yaptıkları trafik kazasında onu ölüme terk etmesiyle başlıyor.
Jamie önceki iki karakterde olduğu gibi özünde iyi bir insan. Mutlu bir ailesi, düzgün bir işi var ancak kendisine ait
olmayan, bir çizgi film karakteri gibi başkasının çizdiği bir yaşamı sürdürdüğü
hissine kapılıyor.
Nick Jamie’ye şüphe ve
endişeden uzak bir yaşamın korku duvarının yanından değil içinden geçerek
mümkün olduğunu anlatıyor. Meydan okumanın verdiği haz, onları korkunun tam
merkezinde yer almaya itiyor. Bu noktada kendilerine hedef olarak en zor ve
karmaşık olan ‘ölüm korkusunu’ seçiyorlar. Ölüme çivileme atlamak için de ‘Tanrı
kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi’ şeklindeki teolojik paradoksla, inançla aralarındaki kırmızı kabloyu kesiyorlar.
Pişmanlık, yaptıklarından çok
yapmadığın şeylerdedir. İtiraf edemediğin ve yüzleşmediğin her duygu
bilinçaltında kıvranan aç hayvanı besler. Ondan kurtulmanın yolu içindeki
bastırılmış duyguyu açığa çıkarmak, yüzleşmek, gerekirse yardım alıp doğru
davranışa yönelmektir.
Tabi bu ‘challenge’ her zaman şişede
durduğu gibi durmaz. Bilinçaltından çıkarılan duygular kırmızı
odalarda psikolog görüşmesiyle doğru davranışa evrilebilse de, varlığı
kabul edilip yaşam alanına aktarılan bazı duygular iradeden bağımsız hareket
edebilir. İtiraf ederek yendiğimizi sandığımız duygular, arenada kan içindeki bir boğa gibi arzu veya tutku olarak bizi
peşinden sürükleyebilir.
Üçüncü hikayede Nick ve Jamie’nin korkularla yüzleşmekten aldıkları haz giderek doyumsuz bir hal alıyor ve zaten temas halinde bulundukları kriminal alanın kapılarını yumrukluyor. Burada iki arkadaşın korkularla yüzleşmekten çok onun verdiği hazzın peşinde oldukları hissine kapıldım. Bu arada ‘haz’zın hakkını vermek lazım. Haz tek başına bir amaç olarak görülemez, varlığı başka etkenlerin varlığına bağlı ve kırılgandır. Ancak yaşamı ileri götüren çoğunlukla hayattan aldığımız haz değil midir?
Sonya (Jessica Hecth) dedektif
Harry’e Jamie’nin ölürken ne hissettiğini sorduğunda ‘korkuyordu’ demişti. Bu cevabın
ardından dedektif Harry’in ilk defa ağladığına şahit olduk. Belki Jamie'nin üç cinayet işlemesine rağmen özünde iyi bir insan olduğu içindi bu gözyaşları. Ancak Jamie'nin boş odalarının önünde Nick durmuştu. Nick kaza sonrası kan kaybederken Jamie’den
yardım istememişti çünkü son bir meydan okumaydı bu, ölüme ve belki Tanrı'ya karşı.
The Sinner’da anlatılan üç
hikayede olaylar bir polisiye için fazla karışık değil. Bu noktada diziyi sürükleyen dedektif Harry’nin olaylara bakış açısı ve hakikati ortaya çıkartmaya olan takıntısı.
Montesque’nin ‘bir kişiye yapılan haksızlık, tüm topluma yöneltilmiş tehdittir’ sözü gibi, yalın, sade ve etkileyici.
Bu diziyi diğer polisiyelerden
farklı kılan başka bir husus da şüphelilerdeki karanlık odaların dedektif Harry
ile olan benzerliği. Psikologlar klişe olarak bir insanın sorunlarını çözmek
için çocukluğuna inip geleceğine yönelirken, dedektif Harry ise olay yerinden başlayarak şüphelilerin geçmişine iniyor. Bu yolculuk esnasında bir
yerde kendi çocukluğuyla karşılaşıyor.
Harry’in yaşadığı travmalar dizi
boyunca flash-back olarak sık sık karşımıza çıkıyor ki en büyük sorgulamayı, kendisiyle konuşmayan annesinin öldüğü yangını çıkarması nedeniyle yaşadığını anlıyoruz. Buradan
bakınca gerçeğe olan tutkusu bir anlamda kendini arındırma, karanlıktan
aydınlığa çıkma çabaları olarak görülebilir.
Bacağındaki siyatik ve yüzündeki kırlaşmış sakalıyla uyumlu yarı poker face havası, obsesyondan sıyrılmış şüpheciliği, şüphelileri ‘çözmek’ yerine ‘anlamaya’ çalışması, cinayet soruşturmasında doğru cevapları bulmaktan ziyade (çünkü herkes yalan söyler) doğru soruların sorulması gibi ayrıntılar karakterin iyi çalışılmış olduğunu gösteriyor.
The sinner ‘kim, ne, nerede, ne zaman, nasıl’ sorularının cevaplarının belli olduğu bir polisiyede neden/niçin sorularına yanıt arayan ilginç sürükleyiciliğiyle, Bill Pullman, Matt Bomer, Carrie Coon ve dizinin yapımcısı Jessica Biel’in başarılı oyunculuğuyla izlenmeyi fazlasıyla hak ediyor.
Çünkü hepimiz burada, frenk incirinin etrafında
dolaşıyoruz. Saat sabahın beşinde..
Yorumlar
Yorum Gönder