geriye doğru bakıp hüzünlenen bir çift çocuk gözü..
Dini bayramların kendine has bir mutluluğu, yorgunluğu, karmaşası ve yalnızlığı vardır. Çalışmak zorunda olanlar dışında bayram sabahı yalnızlığının, bekleyen ve beklenen için bir hüzün bulutu gibi insanın içine çöktüğünü düşünürüm.
Bu steril yalnızlıkla baş
edemeyecek olanlar için son dakika biletleri vardır ancak ya en pahalısından
uçak yolculuğunu ya da ek seferlerin yorgun suratlarında, gazı kaçmış muavin
kolası tadında bir otobüs yolculuğunu göze almaktır bu. Yine de şeker ve çikolata
reklamlarında aile fertleriyle topluca yenen bir akşam yemeği gözleri yaşartır
ve bayram yolculuğuna çıkılır.
Otobüs yolculuğunu tercih edenler
için otogarların yarı ciddi, yarı laubali havası sizi karşılar önce. Şanslıysanız
‘nereye hemşerim, hemen İstanbul var’ sınavını geçip peron numarasını ararsınız.
Neon ışıklarıyla yazılı lokanta isimlerinin bir harfi sönüktür nedense.
Sivrisinekler için yapılmış elektro-şok aletinin altında, mercimek çorbasının
başında bekleyen beyaz önlüklü aşçıbaşı ve 5-10 boş çay bardağını
hızlı adımlarla taşıyan, sürekli sağa sola bakınan garson göze çarpar.
Gazete bayileri, simitçiler ve tabi ki yarım ağız konuşan atarlı tutarlı
yazıhane çalışanları.
Otobüs peronlarına doğru
yaklaştığınızda üniversite öğrencisi kızını karşılayan baba, sevgilisine
sarılan genç ve tekerlekli bavulunu sürükleyen yalnız birileri olur
mutlaka. Otobüsten inen yorgun suratlarla otobüse binecek endişeli suratlar
iç içe geçer. Kafasını koyduğu direksiyondan başını kaldıran yaşlı taksicinin
umududur yalnızlar. Yıllar boyunca otogar o şehirdir zihninizde.
Muavin bavulları yerleştirir,
otobüs çalıştırılır, ara gazı verilir. Yazıhaneden yolcu manifestoları kaptan
şoföre teslim edilir. Dikiz aynaları kontrol edilir, kapılar kapanır. Yerinize
oturunca öndeki-yandaki yolcuları göz ucuyla kontrol edersiniz. Arka koltuktan gelen
‘dıt dıt’ sesiyle telefona bakarsınız. İnstagram hesapları kontrol edilir, otobüse
binerken çekilen fotoğraflar paylaşılır. Arkadaşlar yorum yazar, takipçiler sadece
beğenir.
Yol boyunca yaşadığınız şehrin
aslında ne kadar yabancısı olduğunuzu hissedersiniz bir taraftan. Bağ- bahçe
arasında tek katlı evler, adını duymadığınız mahalle- köy tabelaları ve köprüler.
Irmak mı geçiyormuş bu şehirden? Sonra şehir merkezi ve AVM’ler arasında bir
fanusta yaşadığınızı anlayıp hayıflanırsınız.
Çabuk uykuya dalmak otobüs yolculuğunun belki de tek konforudur. Benim gibi uykusuzlar için mutlaka teki arızalı kulaklıkla film izlemek veya yukarıdan vuran bencil ışıkla kitap okurken uykuya dalmak iyi gelir. Birkaç saat sonra muavinin yarı uykulu tonda ‘yarım saat mola’ anonsuyla hafif üşüyerek uyandığınız bir dinlenme tesisinde, sigarasını dudağından hiç düşürmeden elinde hortumla camlara su tutan bir umarsızlık sizi karşılar. Kalkıp kalkmamak arasında kısa bir tereddüt yaşarsınız ve ön kapıdan kısa adımlarla kendinizi aşağı bırakırsınız.
Konya Mevlana şekeri, Çorum
leblebisi, Kastamonu çekme helvası, biraz paranız varsa Bolu
çikolatası. Neden iki katına satıldığı belli olmayan krakerler, en tuhaf isimli
meyve suları. Ücretsiz lavabo ve biraz yürüyüş. Demi kaçmış çay bardağında
ısınmaya çalışırken mikrofonu yutacakmış gibi yapılan anonsla yarısı içilmiş
sigaralar doğal ortamlarına bırakılır. Otobüse binerken tanıdık simalar görmek
rahatlatır. Dinlenme tesisleri de otogarlar gibi bulunduğu şehrin hiçbir
karakteristik özelliğini yansıtmaz.
Limon kolonyası eşliğinde gizlice sayılırken
ilk ürpermenin geçmesiyle otobüs koltuğunda yarattığınız küçük konfor alanına çekilirsiniz.
Gece sessiz yollarda yarı açık camından sigarasını tüttüren, belki tek fiyakası istediği şarkıyı açma özgürlüğü olan kaptanla dikiz
aynasından göz göze gelirsiniz. ‘Şoför uyuyor mu’ denetim görevini
yerine getirirsiniz. Her otobüste birkaç yolcuya iliştirilmiş yazılı olmayan
bir görevdir bu.
Eğer uyku hala eski bir sevgili
gibi ne geliyor ne de uzaklaşıyorsa yanınızdan, güneşin ilk ışıklarını bir dağın
yamacından yükselirken görürsünüz. ‘Aslında güneş hiç batmaz ve hiç doğmaz’
şeklindeki gereksiz bilgiyi kafanızdan uzaklaştırırken yemyeşil küçük bir köy
çarpar gözünüze. Bir köyde yaşamış şanslı çocuklardansanız aklınız o günlere
gider. Ben de ortaokul yıllarımda köye yaptığımız yolculukları hatırlarım.
Çarşamba akşamı İstanbul’dan başlayan
yolculuğumuz sabahın ilk ışıklarıyla Yeşilırmak’ın kenarına konuşlu ilçe
otogarında biterdi. Yol boyunca dinlediğimiz Müslüm Gürses ve İbrahim Tatlıses
kasetlerinin tadı hala kulağımda. O zamanlar da sanatçılar popülerdi ama bu
kadar zengin ve tembel değildi.
Bavullar ilçe merkezinde bir
tanıdığın dükkanına emanet edilir, akrabaların dükkanlarından alışveriş yapılırdı. İlçe ziyaretinin en güzel tarafı, eğimli harflerle Kanaat Lokantası
yazılı yerde, ekmek arası döner ziyafeti çekmemiz olabilirdi. Bir de babamın okuduğu
yatılı lisenin önünde, mermer aslan heykeli üzerine çıkarak çektirdiğimiz
fotoğraflar. Nasıl çıkmıştık acaba, cevabı rulo film şeridinde gizliydi.
Sanki yarım gün süren bir göçten çıkmamışız gibi hızlıca hareket edilir ve akşama kalmadan Ford minibüsüne biner, köye doğru yola çıkardık. Minibüsün ön tarafında dikiz aynasına asılı üçgen cevşen ve siyah beyaz torun fotoğrafları olurdu. Yolcuların neredeyse hepsi beyaz yemenili, çiçek entarili köylü kadınlar ve kasketli, uzun kol gömlek ve gri pantolonlu köylü erkeklerdi.
Şoför kapıyı iki kez açıp
kapattıktan sonra yola çıkılır, önceleri asfalt olan yollar giderek toprağa dönüşürdü. Uçsuz bucaksız ovalar, sarı-yeşil tarlalar, beyaz
kerpiç evler, arkada sıradağlar. Köylülerle sohbet ede ede, bazen derelerden, bazen
elma bahçelerinden geçerek ve ardımızda kesif bir toz bulutu bırakarak rüzgarlı
bir akşam yolculuğumuz son bulurdu.
Yılların yorgunluğu sırtına kambur
olarak yüklenmiş anneannem ve dedem, isimlerimizi karıştırsa da yanağımızdan samimiyetle
öper, sarılırdı. Küçükken yaşadığım o karşılaşma sevincini büyüdükçe aynı
şekilde hissedemedim.
Annemin evine yukarı köy, babamın
evine aşağı köy deniyordu ve aralarında 10 km vardı sanırım. Aşağı köyde
dedemin hemen yanında kardeşinin evi bulunuyordu. Tüm bu yolculuğun çekmemin
sebebi de dedemin kardeşinin en küçük kızıydı, nam-ı diğer Heidi.
Cuma sabah erkenden kaynayan
kazanın suyundan biraz üşüyerek biraz haşlanarak banyo yapılır, temiz
kıyafetler giyilir ve köyün camisine doğru yola çıkılırdı. Yol boyunca ‘hoş
gelmişsin’ diyen amcalar ve teyzelere uzaktan elle selam verilirdi.
Cami bahçesinde ıhlamur
ağaçlarının altında oturmuş köyün ileri gelenlerinin eli öpülürdü. Sen kimin
torunuydun, adın neydi sorularına cevap verip dururdum. Köy yerlerinde isimler
değil lakaplar tanınırdı. Hasan’ın değil Efendi Hasan’ın torunuydum. Dedem köy
bakkalından bana ve abime bayatlamış beyaz gofret alırdı.
Namazdan sonra babam ve abimle diğer dedem Mehmet’in elini öperdik. Yaz kış üzerinden çıkarmadığı gri cepken yeleği, kırlaşmış ince sakalı ve eksik dişleri arasından daima gülümseyen mavi gözleriyle dedem de bize sarılır öperdi. Belki tek kötü huyu tabakasından kötü Bafra tütünü çıkarıp, beyaz ince bir kağıda ustalıkla sarması olabilirdi.
Hal hatırdan sonra Hasan
dedemin ‘hadi eve geçelim’ sözleriyle tekrar yürümeye başlardık. Annem ve anneannem Mehmet dedemi kapıda karşılardı. Kısa
bir merhabadan sonra bulgur pilavı, yeşil fasulye, katık, salata ve kuzinede
pişmiş ekmekten oluşan soframıza otururduk. Köyde çay- şeker hariç herşey
tarladan alınıp yemek yapılırdı, ‘organik ürün’ sıfatı burada anlamsızdı.
Mehmet dedem ikindiye doğru
kalkmak için müsaade isterken göz ucuyla ona bakardım. Nihayet ‘torunlardan biri
gelsin benimle’ diye başlayan cümleyle dualarım kabul olurdu. Yine bildik görüntüler eşliğinde herkese selam vererek, bazen
önce hangi tarlanın biçileceği, patozun ne zaman aşağı köye geleceği, bazen de
düğün davetleri arasında yolumuz uzar da uzardı. Toprak yollarda yaptığımız iki
saate yakın yolculuk, yemyeşil ağaçlar arasından dedemin evinin gözükmesiyle heyecana dönüşürdü.
Dedemin köpeğinin bir -iki havlamasıyla evdekiler de dışarı çıkardı. Babaannemin elini öper, halam ve amcamla sarılırdık. Dedem zayıf ve hareketli olmasına rağmen babaannem şişman ve bir ayağı sakattı, zar zor yürürdü. Biraz sonra dedemin kardeşi Salih dede, beni sürekli tedirgin eden gözleriyle iri yarı karısı, amcamla yaşıt oğlu, halamla yaşıt büyük kızı ve benimle yaşıt Heidi kapıda belirir, onlarla da tek tek selamlaşırdık. Uzun sarı saçları, mavi gözleri, iş yapmaktan kirlenmiş uzun eteğiyle Heidi’yi tekrar görünce bu kadar zahmete değdi diye düşünürdüm.
Dedemin evi köydeki diğer evler
gibi iki katlıydı. Alt katı büyükbaş ve kümes hayvanları için ayrılmıştı. Evin
hemen karşısında, ortasında büyükçe armut ağacı bulunan ağıl vardı. Büyükbaşlar kendiliğinden eve dönerken, koyun ve keçiler geç saatlerde amcam tarafından getirilirdi. Yüzlerce koyun- keçi vardı.
Tam sayıyı dedem söylemezdi. Evin bereketi kaçar derdi.
Amcam öğleye doğru sürüyü ufukta
gözüken dağlara doğru götürürdü. Benim oraları hayal etmem bile mümkün değildi
ve amcama bu korkusuz hali nedeniyle hayranlık duyardım. Yola çıkarken yanına bir bakraç yoğurt ve tandır ekmeği alırdı. Tabi ki feneri, dedemden gizli içtiği
sigarası, nacağı ve kavalı olurdu. Hepsini bir heybeye koyar ve karakaçanın
sırtına yüklerdi. Heidi’nin abisiyle tozu dumana katarak uzaklaşırdı.
Geceleri ıssız ve karanlıktı. İki evin ortasında elektrik direğine asılı lamba çevreyi zar zor aydınlatırdı.
Akşam buluşalım diye söz verdiğimiz için duvar saatinin kocaman sarkacını takip
eder ve bir bahaneyle dışarı çıkardık. Gece cırcır böceklerinden
başka ses olmayan açık havada çimenlerin üstüne yatıp sonsuz yıldızları
seyrederdik. Hiç gerçekleşmeyecek hayaller kurardık. Öğretmen olacaktı.
Günler böyle çabucak geçerdi ve
iki-üç hafta sonra dedemle yukarı köye geri dönerdim. Annemin çocukluğunun
geçtiği ahşap evin köyün tamamına hakim bir manzarası vardı. Anneannem, her gün
güneş doğmadan kalkar, hayvanları çıkarır, tereyağında yumurta pişirir ve ekmek yapardı. Ben o kadar köyde kalmama rağmen üç-beş kez bu sabah rutinine
şahit olabildim. Genelde çay kaşıklarının bardaklara konarken çıkardığı ‘tın
tın’ sesiyle uyanırdım.
Aşağı köydeki halam ve amcam gibi
yanlarında kalan çocukları yoktu, her işi kendileri yapardı. Ara sıra dedemle
didişirlerdi. Hasan dedem sakin ve yumuşak huyluydu. Kulağı fazla duymaz her
sözü iki kere tekrar ettirirdi. Dış kapının eşiğinde uyuyakaldığı bir öğle
vakti kalp krizi geçirip, bu yorgun hayattan lakabı gibi efendice ayrılmıştı.
Kahvaltının ardından akrabalar toplanarak
sarı buğday tarlalarını biçerdi. Öğle sıcağı kendini hissettirdiğinde büyükçe bir ahlat
ağacının altında topluca yemek yenirdi. Benim görevim pınardan soğuk su
getirmekti. Dayımın yanık sesinden okuduğu türküler, kardeşlerin şakalaşmasıyla akşama doğru eve dönülürdü. Yemek sonrası herkes yorgunluktan uykuya dalardı. Bazı
akşamlar gizlice dışarı çıkar aşağı köye bakardım. Uzaktı, hayali bile uzak.
Ekin biçme işi bitince patoza verilir, buğdaylar çuvallara doldurulup eşeklerin sırtında değirmene götürülürken, samanlar da kışın kullanılmak üzere balyalanırdı. Değirmen dönüşü un haline gelen ağır çuvallar eve taşınır, sonunda mis kokulu tandır ekmeği yapılırdı. Değirmenden dönerken eşeğe binmek istediğimde dedemin ‘hayvan terli oğlum, sonra binersin’ sözleri hayvanlara eziyetin hiç bitmediği bu günlerde zihnimde parlayıp durur. Eşek köy hayatında değerli bir hayvandır.
Anneannemin evinde bir süre daha kaldıktan
sonra aşağı köye dönerdim. Artık Ağustos’un son günleriydi ve kış
hazırlıklarına geçilirdi. Büyük bir ateş yakılır ve kocaman kara kazanların
içinde elma, kızılcık, dut pekmezi kaynatılır, bulgur haşlanır açık bir alanda
güneşe serilir, mısır, fasulye gibi bakliyatlar birlikte kurutulurdu.
Kışlıklar kilerde kapısı kilitli
olarak saklanırdı. Evin içinde tavuk ve güvercinlerin dolaşması sıradan bir
olaydı çünkü. İlginçtir köpeğimizin bir kere bile eve girdiğini görmemiştim.
Neden bir gözünün kör olduğunu sorduğumda Mehmet dedem ‘kaza işte oğlum’ der ve
konuyu kapatırdı. Duvardaki tüfeğe uzun süredir el sürmeyişinin nedeni bu kaza
olabilirdi.
Burada güneş, yağmur, rüzgar, ateş,
toprak, bitkiler, ağaçlar ve büyük küçük tüm hayvanlar ile müthiş bir ekosistem
kurulmuştu. Bir parçanın olmaması diğerlerini de derinden etkiliyordu. Köylüler
çok eskiden beri bunun farkındaydı. Yemek pişirmek için dahi yeşil dallar kesilmez mutlaka kurumuş olanlar tercih edilirdi.
Köy hayatı zengin olunacak bir
hayat olamazdı. Bu çalışkan insanlar yıllar önce atalarından aldıkları mirası
gelecek nesillere taşıyan elçilerdi. Toprak işlemeden tarım hayvancılığa, ormanların bakımından yerel ve kültürel mirasın devam ettirilmesine
kadar sayısız işlerle uğraşıyorlardı. Zamanın durduğu, kimsenin sağa sola
koşuşturmadığı bu iklimde para kazanma hırsından eser yoktu. Aslında paranın
kendisi de yoktu.
Benim zihnimde köy hayatı, çeşme
başında buluşmalar, davullu zurnalı düğünler, tavuklu keşkek, siyah beyaz
fotoğraflar, ceviz ağacından çeyiz sandıkları, kalın yorganlar, mitiller, sert
uzun yastıklar, naftalin kokusu, beyaz kerpiç evler, sofanın üstünde duran koyun
postu seccade, bakır ibrik, gece ayazı, binlerce yıldız, köpek havlamaları, çan
sesleri, elma ağaçları, buğday ve mısır tarlaları, kara lastik, yamalı
pantolonlar, yorgun ama her daim güleryüzlü insanlar demekti.
Böylece üç aylık yaz tatilinin
sonuna gelirdik. Tabi yine ağır ağır vedalaşmalar, el öpmeler, sarılmalar. En
sevdiğimiz kişiyle en son vedalaşırız ya, ben Heidi’yi en sona saklardım. Geldiğimiz
gibi eski bir Ford minibüsle ilçe otogarına doğru tozu dumana katarak giderken,
minibüsün arka koltuğunda ‘geriye doğru bakıp hüzünlenen bir çift çocuk gözü’
olurdu mutlaka. Heidi el sallamadan uzaklaşırdı kalabalıktan, sanki bir daha
dönmeyeceğimi anlamış gibi.
Benim ve abimin şehir dışındaki okulumuz
nedeniyle uzun süre köye gidemedik. Sonra iki dedemi ve babaannemi kaybedince evler
kapandı, kapısına kilit vuruldu. Hayvanlar, bağ bahçeler elden çıkarıldı,
tarlalar satıldı. Köyde yaşadığım anıların üstüne de örtü çekildi. Heidi mi? Duyduğuma
göre 18-20 yaşına geldiğinde yakın köyden bir çocukla evlenmiş, umarım mutludur.
Otobüs yolculuğu sizi zaman
makinasında çocukluğunuza götürürken artık eve yaklaşmış olursunuz. Yeşil
alanlar, ormanlar kaybolmuş yerine çok katlı binalar dikilmiştir. Akşam otobüse
binerken ayrıldığınız şehir ne kadar yabancıysa sabah geldiğiniz şehir de
o kadar yabancıdır. Gurbette yaşayanların bir yere ait olamamasının
verdiği huzursuzluk kaplar içinizi.
Otogarların bildik manzaraları
eşliğinde eve doğru yol alınır. Kapıda önünde karşılamalar, sarılmalar. Eve çıkılır, bir değişiklik var mı bakılır. Duvarda rahmetli babaanne ve dedelerin siyah beyaz fotoğrafları. Biraz hal hatır, biraz
iş güç. Sofra kurulur, en sevdiğiniz yemekler yapılmıştır. Torunlar sayesinde önceden
şerbetlenen ev baklavalarından önünüze konur. Mutfakta çay kaşıkların ‘tın tın’
sesi onca gürültü arasından hoş bir anı olarak gelir.
Bayram sabahı komşularla ayaküstü bayramlaşılır. Uykudan uyandırılmış yeğenlerin yanakları öpülür, harçlık verilir. Hızlıca yapılan kahvaltı sonrası, en büyük kardeş olarak baba evine gelenler olur. Yakın akrabalarla geçmiş yad edilir. Haberlerde trafik kazaları, diyetisyen uyarıları peşi sıra akar gider. ‘Canan Karatay'la Nebahat Çehre aynı yaştaymış, boşver bunları’ şeklinde cümleler kurulur, tüm uyarılar büyükçe bir tatlı tabağının altında kaybolur.
Bir- iki gün daha gelen giden trafiğinden sonra ziyaretler kesilir. Eminönü’nde balık ekmek yedikten sonra boğazda tekne turu yapar, lise arkadaşlarıyla buluşup Taksim- Ortaköy turu atarsınız. Bayram olmasına rağmen trafik hep yoğundur. Güzel bir kadın gibidir bu şehir sürekli siyah giyinen.
Sonraki günler kutsal AVM ziyaret günüdür. İndirim soslu alışveriş yapılır, hediyeler alınır. En üst katta kıtlıktan çıkmış kalabalık arasından hamburger sipariş edilir. Annemin kavurması buna on basardı diye söylenirken sosyal ortamın burayla bir ilgisi olmadığını düşünürsünüz. AVM’ler memur- işçi kesiminin hafta içi kazandığı parayı hafta sonu sisteme iade ettiği dev bankalardır sonuçta.
Ve sonra gitme telaşı başlar. Bavullar,
kışlık yiyecekler arabaya özenle yerleştirilir. Büyüklerin ellerinden
küçüklerin gözlerinden öpülür. Küçük kardeş arabayı çalıştırır, anneler
bir sürahi suyu arkanızdan döker. Sayısız gurbet yolculuğundan birine daha çıkılır.
Arabanın arka koltuğundaysa ‘geriye doğru bakıp hüzünlenen bir çift çocuk gözü’
olur mutlaka...
Yorumlar
Yorum Gönder