kalbimin en doğusunda..
Bugün benim doğum günüm..
Geçen sene bugün kendime yazdığım mektubun üzerinden
365 gün geçmiş ama dün gibi. Boş kaldığım zamanlarda bir şeyler yazmaya
çalışıyorum. Bunu profesyonel olarak değil, kırlentin arkasında, halının
altında, kirli sepetinde unuttuğum dağınık duygu ve düşüncelerimi bir
araya getirmek için yapıyorum.
Hani eve giden son otobüsü kaçırdığınızda, halanız öldüğünde,
Galatasaray’a yenildiğinizde, sabah akşam televizyonda ‘yuh artık’
dediğiniz sosyolojik girdabın içinde boğulduğunuzda, kadın ve çocuk
cinayetlerinde hissettiğiniz yumruklanmış, kanatılmış duygular.
Pandeminin tek iyi tarafı uzakta olduğunuz için
katılamayacağınız kurs ve eğitimlerin beklenenden kısa sürede hayatımıza girmiş olmasıdır belki de. İşte, neden ve niçin yazmalıyım
sorularına cevap aradığım bir gün Yeşim Cimcöz’ün sanal yazıevi programını izlemiştim.
Yeşim Hoca yazmaya başlamadan bir ritüel belirleyin; sevdiğiniz bir kalemi alın,
başınıza bir şapka takın veya bir mum yakın demişti.
Gün içinde farklı ilgi alanlarım nedeniyle çok bölündüğüm için sabah erken veya gece geç saatlerde yazıyordum. Kendime bir ritüel belirlememiştim ama Didem Madak şiirleri okuyunca daha iyi konsantre oluyordum.
Meslek hayatım boyunca çok ağlayan insan gördüm, çoğunluğu timsah gözyaşıydı. Sonra Madak sayesinde acının, güneşli bir günde camdan aniden yüzümüze vuran ışık gibi olduğunu fark ettim. Gözlerimizi kamaştırmadıktan sonra o duygunun varlığını sorgulamıyorduk.
Yazım atmosferini sağlayamadığım bu akşam parkta biraz yürümeye karar verdim. Yürürken daha iyi düşünüyordum. Etrafıma baktım, herkes evlerine çekilmişti. Oturma odalarının ışıkları alt alta yanıyor, televizyonların renkleri perdelere yansıyıp hızlıca yer değiştiriyordu.
Uzun yıllar gurbette olduğum için bilirdim bu toprakları. Yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağışlı, kuşları gri ve tedirgindir. Herkes siyah ve kalın giyer. Soğuk ve karanlık insanları birbirine benzetir. Hayatlar dört duvar arasında yaşanır. Yaşantılar gibi duygular da pek ayrışmaz buralarda, kimse el ele yürümez.
Akasya ağaçlarının yanından geçip bir tur atmıştım ki lambanın altındaki bankta oturmuş birini gördüm. Sevgilisiyle konuşmak için evden çıkmış bir gençti herhalde. Hayret elinde telefon yoktu, kitap vardı. Belki
de birini bekliyordu. Sağa sola bakındım, gelen giden yoktu. Soğuk kulaklarıma
kırmızı öpücükler kondururken eve dönsem mi, yoksa her ihtimali göze alıp
yanına gitsem mi diye düşündüm.
Sanki iç sesimi duymuş gibi bana baktı, kapşonunu çıkardı.
40 yaşlarında güzel bir kadındı. İçimde hala tedirginlik olsa da yanına
doğru yürüdüm. Az ilerde yanıp sönen lambanın cızırtısı kulaklarımı tırmalarken bana
bakıp gülümsedi.
- Bu akşam soğuğunda burada ne işin var?
- Biraz yürümek istedim, düşünmek, o kadar.
- Düşündüğün kişi şimdi nerede, ne yapıyor?
- Yani, bir kişiyle ilgili bir durum değil. Hayatı anlamaya çalışıyorum.
- Bu yaşına kadar hayat sana ne öğretti, anlık kararlar, travmalar değil yavaş yavaş hissederek öğrendiğin şey nedir?
- Bir çok şey olabilir ama kısaca maske, mesafe, hijyen diyebilirim.
Maske; söylediğin her şey doğru olsun ama bazı şeyler sende kalsın. O duyguları kimseye açma, çarçur etme.
Mesafe; herkese karşı samimi ve içten ol ama tedbiri elden bırakma. Kirpi mesafesi emniyet kemeridir, hayat kurtarır.
Hijyen; ellerin ve kalbin daima temiz olsun. Dürüst ve
güvenilir ol. Bu çoğu zaman sevilmekten daha önemlidir.
- Sevmek nedir. Gerçekten sevmek. ‘Olmak’ mı ‘sahip olmak’ mı?
- Sahip olmak bir nesneye dayanan, onun varlığıyla mutluluğu yakalayabildiğin palyatif bir his. Olmak emek verdiğin, kişiliğini bütünleyen parçaların her biri ve bazen mutluluğun ta kendisi.
- Kısacık bir ömrün
kaldığını öğrensen yine de ona sahip olmayı mı isterdin yoksa senden sonra da
mutlu olmasını mı?
- Elbette mutlu olmasını isterdim ama neden buna şimdi karşı koyayım ki. Hayat haz almadığın sürece günleri üst üste yığmaktan başka nedir ki? Hem ‘olmak’ çoğunlukla ‘sahip olmakla’ ilgili değil midir?
Ayağa kalktı, yanıma doğru bir iki adım attı. İlerde yanıp sönen arızalı lambanın ışığı söndü. Tedirginlik değil tuhaf bir yakınlık hissettim. Peyami Safa’nın ‘iki hasta kadar birbirine yakın kimse yoktur, hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar’ dediği noktadaydım.
- Sevmek böyle bir şey
değil. Eğer birini, bir şeyi gerçekten seviyorsan, güzel bir hayat
sürmesini diliyorsan.. Hep bir şeylerin beklentisi içinde oluruz. Çünkü kalbimiz
bir umut, bir inanç olmadan bizi ileriye taşıyamaz. Kalp demişken, dakikada 80
kez kasılıp gevşeyerek her seferinde beş litre kanı vücudumuzun en ücra
noktalarına gönderen, yumruk büyüklüğünde ama aslında içi boş bir organ. Peki
ona bu enerjiyi veren nedir?
Uçurumdan aşağıya
düşüyorsun. Şans eseri kayalıklarda bir dal parçasına tutundun. Aşağı baktığında
çok yüksektesin ve kimse yok. En fazla bir dakika içinde kendini boşluğa
bırakırsın. Ancak aşağıda biri olsa ‘dayan, ben burdayım sana yardım
edeceğim’ dese çok daha fazla dayanabilirsin.
- Hayatını dikkatli ve özenli geçiren biri için biraz ilgi ve dile getirilmiş sevgi istedim fazlasını değil. Bu beklenti, istek, arzu, adı her neyse beni hayatta tuttu şu soğuk iklimde bu yanlış mı?
- Seven insan toplumdan ayrışır. Baktığı her yerde, dokunduğu her insanda Tanrının bir parçasını görür. Merhamet, vefa, fedakarlık aklına ne gelirse. O parçaları birleştirir ve sonsuz bir huzur hakkı elde eder. Gerçek anlamda sevmeyen bencil kişilerse kendini Tanrının bir parçası olarak görür. İnsanlara baktıkça kin ve öfke hisseder. Kendi kuyruğunu yiyen yılan gibi tüm benliğini bitirene kadar uğraşır. Öz yaratımını sağlayan çıksa da genelde huzursuz bir ömür geçirirler.
Eğer birini gerçekten
seviyorsan, arzunun yakıcı ve yıkıcı etkisinden arındırılmış, kabuktan içeriye
girebilmiş, seni ve onu ileriye taşıyan sevgiye ihtiyacın vardır. Şu
karşıdaki salkım söğüt, hep koşup gittiğin, küçük bir saksıya sığar
mı? Ağaç ancak toprakta
kendini özgür hisseder, yıllar sonra karşına çıktığında bile sana en yeşil, en çiçekli
hallerini sunar. Saksı ‘sahip olmaktır’ toprak ‘olmak’..
Ayağımın yanında bir sıcaklık hissettim, beyaz bir kediydi. Arka
ayaklarının üstüne oturdu, bekledi. Montumun cebinde mama olurdu genellikle. Birazını
çıkardım, çam ağacının altına döktüm. Katır kutur sesler eşliğinde yemeğe
başladı.
Başımı çevirdiğimde esrarengiz kadın gitmişti. Yaşadıklarımı
anlamaya çalıştım. Soğuk nedeniyle bilincim mi kapanmıştı? Bankın
üstünde bir kitap gördüm. Doğru ya elinde kitap tutuyordu. Beyaz kedi yemeğini bitirdi ve hızlıca söğüt ağacının dallarına tırmandı. Bir
yer bulup oturdu, bana bakıyordu sanki. Kitabın kenarlarından içeri katlanmış sayfayı açtım, eve doğru yürürken okumaya başladım;
Bir şaşkınlık şarkısı olarak besteliyorum aşkı,
Kaprisli notalar, huysuz sololarla,
Bekçisi olmayan geceler denk geliyor bana
Çaresiz bekliyorum
Düdük çalıyorum
İki el ateş ediyorum havaya
Gecenin bir yarısı oturup ağlıyorum bir çocuk parkında
Ulumak gibi ağlıyorum
Köpekler koşuyor sağımda solumda
Tanrım diyorum sadece
Başka bir şey diyemiyorum zaten o an
İyi niyetli ve sevimli bir kızdan kalanlar
Sallanıyor durmadan boş salıncaklarda
‘Üzgünüm’ diyor
Bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra..
Eve geldim, parkta gördüğüm esrarengiz kadını, anlattıklarını, beyaz bir kedi gibi kayboluşunu ve geçen seneyi düşündüm. Tüm Dünyanın pandemi nedeniyle maddi manevi kayıplar yaşadığı, evlerde kapalı kaldığı, bitsin artık dediği seneyi.
2020 gösterdi ki yaptığımız büyük büyük planlar, ego ve açgözlülüğün
kumdan devasa şatoları, gözle görülmeyen minicik yeşil virüsler tarafından rahatlıkla yıkılabilirdi.
Hiçbir şeyin garantisi yok ve fazla önemsememek lazım, geceni gündüzüne
kattığın her ne ise.
Hayat sıfır noktasından başlayıp ileriye doğru giden bir çizgi,
üzerinde yılları gösteren rakamlar var. Ancak geometride doğru çizgisinde hep
pozitif sayılar olmaz, eksi yöne giden doğrular da var. Bunun için
sürekli hangi sayı doğrusunda olduğunu kontrol etmelisin.
Bugün benim doğum günüm. Yıllar önce soğuk bir Şubat günü çizmeye başladığım doğru hangi yöne gidiyor, bazen emin olamıyorum. Yine de 'sahip olmanın' aldatıcı güzelliğini bir kenara bırakıp, 'olmak' yolunda elimden geleni yapmalıyım. Uçurumdan düşerken bile umuda sarılmalıyım. Söğüt ağacını ait olduğu topraklarda üzerindeki kedilerle sevmeliyim. Boş bir kalbe hayat veren başka ne olabilir ki?
Doğum Günüme..
İçimden acele yakılması gereken mektuplar gönderdim,
Satırlarında yalnız başıma büyüttüğüm düşlerim.
İçimden acele silinmesi gereken resimler gönderdim,
Tüm resimlerde siyah gözlerini çekmişim bilmeden.
İçimde acele ağlanması gereken anılar biriktirdim
Bir daha kimseyi böyle sevemeyeceğim için.
Ahmed Arif hasretinden prangalar eskitirken
Sen o mektupları neden okumadın Leylim Leylim.. (15/02)
Yorumlar
Yorum Gönder