yarım kalmış hikayelerin son hecesi..

 

Babalar ve oğulları arasındaki sorular genellikle cevapsızdır. Yani belli bir yönü yoktur, belli bir amacı. Zaten kısa cevaplar, oğulun hayatında açılan boşlukları kapatmaya yetmez. Yıllarca o delikten öfke ve çaresizlik sızmış, hatıralar kurumuştur. Başrollerinde Kıvanç Tatlıtuğ ve Settar Tanrıöğen'in oynadığı, Kemal Varol’un aynı adlı kitabından uyarlanan Aşıklar Bayramı filmi bitince hissettiğim duygu buydu. 

Yirmi beş yıl sonra yağmurlu bir akşam elinde sazıyla çıkagelen bir baba, Heves Ali. 39 yaşında avukat, bekar bir oğul, Yusuf. Eli ayağı düzgün, saygın bir ceza avukatı. Annesi rahmetli, bir de görüştüğü Yıldız diye bir kız var ama onunla ilişkisini anlamadım. 

Heves Ali elinden hiç düşürmediği sazıyla Anadolu’da tanınan bir halk ozanı. Kırşehir’den başlayıp Kars’a gitmek ve son kez Aşıklar Bayramı festivaline katılmak istiyor. Yusuf’un bir gece ansızın gelen babasına tepkisi rahatsız edecek kadar yumuşak. Belki de ne hissedeceğini bilemedi. Babasını Kars otobüsüne bindirdikten sonra doktor arkadaşından ileri düzeyde hasta olduğunu öğreniyor ve hikaye baba oğulun birlikte yolculuk yapmasıyla başlıyor.

Heves Ali yol boyunca hayatına giren kadınlarla görüşüyor. Biri ölmüş, diğeri sokakta yaşıyor gibi. Yusuf’un sessizliği giderek öfkeye dönüşüyor. Yirmi beş yıl boyunca herkese gösterdiği ilgiyi neden kendisinden sakladığını sorguluyor. En son uğradığı kınalı saçlarıyla Zere kadın. Belli ki onu farklı sevmiş, Zere kadın da onu. Yıllar sonra karşılaşan iki aşık hiç konuşmadan sazlarıyla birbirine sarılıyor;

aşık oldum onun ay cemaline, 

benim derdim, senin derdin hep aynı, cananım aynı

bi güzel sevmişem kaşları yaydı, 

saatim gün geçer her günüm aynı, 

üçyüz altmış beş günümde yandı ha yandı..

Heves Ali  derdini, daha doğrusu sevgisini, özlemini, hasretini, pişmanlığını hep sazıyla anlatıyor. Görüştüğü kadınlardan kendisini affetmelerini bekliyor ama bunun çok da anlamı olmadığının farkında. Amacı sadece helalleşmek.

Yusuf babasının davranışlarına, kadınlarla ilişkisine hep uzaktan bakıyor.  Ondan ayrı geçirdiği yirmi beş yılda neler yaşadığını anlamak istiyor sanki. Belki de onu affetmek için bahaneler bulmaya çalışıyor. Eve ilk geldiğinde babasının paltosunu koklaması, kanaması arttığında hastaneye yatırması, ambulansın içinde aşıklar bayramına götürmesi, cenazede süzülen mavi gözyaşları her türlü defosuna rağmen babaya özlem ve vefa duygusuydu.

Heves Ali’nin de oğlunun üstünü değiştirirken omzundaki lekeye dokunmak istemesi, berber sonrası çektirdiği fotoğrafı kasketinin içinde taşıması aralarında husumet değil kocaman bir boşluk olduğunu hissettirdi bana. Varlığın boşluğu, boşluğun varlığı. Kırgınlık ile kızgınlık arasında bir yer, renksiz ve kokusuz.

Zere Kadın’ın Yusuf’a dediği gibi Heves Ali iyi bir adam, gittiği her yerde hürmet görüyor. Ancak bu kadar iyi bir adamın hem eşine, hem çocuğuna, hem de bir şekilde hayatına giren kadınlara neden sevgisini veremediğini düşündüm. Kalbinin hep sazın içinde atması, belki de kendi babasından devraldığı bir suskunluktu. Var olan ama ifade edilemeyen sevginin pek bir anlamı yok hatta oldukça kırıcı. Kemal Varol eserlerinde ‘babayla bozuk her çocuk, hoyrattır elbet aşklarına’ derken kastettiği bu olmalı.

Yolculuk demişken hikayenin neredeyse yolda geçtiği söylenebilir. İstanbul’un kalabalığını, korna seslerini, yalı ve plaza katlarına sıkışıp kalan hikayelerinin yerini, karga çığlıklarına, kerpiç evlere, yün yastıklara ve sert iklimlerin insan yüzlerinde bıraktığı kırışık duygulara bırakması iyiydi. Hikaye boyunca yol, nehir ve tren üçlüsünü yan yana görmek de güzeldi. Bu üçü hiç aynı yöne akmaz nedense.

Aşıklar Bayramı yıllar sonra gelen bir babanın davranışlarını sorgulamıyor, onca zaman neler yaşadığını da irdelemiyor. Bu haliyle sıkı sinemaseverlere yavan gelmiş olabilir. Kolluk tarafından avukatın aracının aranması, icraya giden avukatlara ‘çantacı’ denmesi gibi eleştiriler de getirilebilir. Ancak liseyi yatılı okulda okumuş benim gibilerin damağında mutlaka buruk bir tat bırakmıştır. 

İnsan içinde hep bir hikaye taşır. Bu hikaye bazen başka birinin hikayesiyle birleşir. Olursa arada aşk, evlilik, çocuklar iki hikayeye de zenginlik katar. Sonra bir sabah, herkes kendi yoluna gider. 'Ba-ba' çoğumuzun ilk, yarım kalmış hikayelerin son hecesidir..  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

the sinner veya ufak tefek kesikler..

geriye doğru bakıp hüzünlenen bir çift çocuk gözü..

kalbimin en doğusunda..