Kulüp. Birey, aile, toplum ya da kış baharına gömsünler sizi..
Kulüp, iki sezon ve on bölümden oluşan Netflix’in en iddialı Türk dizisi olarak karşımıza çıktı. 1955 İstanbul’unun anlatıldığı zaman dilimine uygun olarak oyuncuların kostümlerine, kıyafetlerine, sokakların, dükkanların, araçların, hatta Galata Kulesi’nin o dönemki haline epeyce dikkat edilmesi sinematografik açıdan diziyi ön plana çıkartmıştı. Yine oyuncuların dönemin Türkçesi ve azınlıklara ait dilleri iyi kullanmaları da kamera önünde ve arkasında başarılı bir ekip çalışmasına işaret ediyordu.
Uzun süren bakışmalar,
imalar, sessiz diyaloglar, asi ergen karakter Raşel’in bir gecelik ilişkiden
hamile kalması gibi tanıdık sahneler hikaye örgüsünü bir miktar yavaşlatmış
gözükse de diziden memnun kaldım.
Konusu her ne kadar 6-7
Eylül olayları olsa da, salt olarak bu konu dizinin merkezinde değildi. İstanbul’da
Rum asıllı Orhan Bey (Niko) tarafından işletilen bir gece
kulübünde, kulübün gaddar ve düzenbaz idari sorumlusu Çelebi (Aziz),
geleneksel Anadolu müziklerini, batı sound ve danslarıyla harmanlamak gibi bir
hayal peşinde koşan duygusal assolist Salih Songür, hapisten çıktıktan sonra bebekken yetimhaneye
bırakmak zorunda kaldığı kızıyla yeniden bir hayat kurmaya çalışan Sefarad
Yahudisi Matilda, Matilda’nın ele avuca sığmaz kızı Raşel
(Aysel) ve taksicilik yaparak geçinen, badboy Fıstık İsmet etrafında
gelişen olayları izledik daha çok.
Hikayenin taşıyıcı
kolonu Matilda ve etrafındaki beş kişi üzerinden yoğun bir şekilde ‘birey ve
aile’, alt metinde ise azınlık olmak ve ‘başkalarının günahlarının bedelini
ödemek’ gibi toplumsal sorun alanlarına ışık tutulmuştu.
Dizide yıllar önce vatanını terk eden ve göç ettiği ülkede, hem dini
ve kültürel değerlerini yaşatmaya, hem de ticaret veya sanatkarlık yaparak o
ülkenin kalkınmasına ve istihdamına katkı sağlamaya çalışan, kanunlara saygılı, etle tırnak gibi olmuş gayrimüslim vatandaşların ‘bindirilmiş
kalabalıklar’ vasıtasıyla, kolayca kitlesel öfkelerin hedefi haline
getirildiğine şahit olduk.
Arnavut kaldırımında bir
şekilde yerinden çıkan ve önce bir kadının topuğunu, sonra bir dükkanın camını
kıran o taşı, kardeşçe yaşayacak enerjimiz ve inancımız varken basiret, feraset
ve adalet gibi değerlere atılan bir taş olarak gördüm.
Dizi boyunca anne- babaların genetik kodlarının kromozomlarla çocuklarına aktarılması gibi çocukların kaderlerinin de anne babadan bağımsız ve farklı olmadığını, olamadığını düşündüm. Bir kısır döngü olarak toplum aileyi, aile de bireyleri şekillendiriyor.
Mesela Matilda’nın
Raşele ‘İsmet kim’ sorusuna, ‘babam kim’ diye
cevap vermesi anneden kızına aktarılan kocaman bir boşluktu. Raşel’in
İsmet’e ‘bir ailen var mı’ sorusuna, İsmet’in elindeki
sigarayı avucuna bastırıp ‘benim için aile bu’ demesi,
Salih’in assolistliğe başladığı gün annesinin karşısına dikilmesi, Salih’in
konseri bırakıp kaçması, ailenin çocuk üzerinde bıraktığı derin kesiklerdi.
Yaralar kabuk bağlasa da zamanı gelince tekrar kanıyordu.
‘Hadi aileyi gömelim o zaman’
diye düşünürken, Salih’in radyo yayınını sadece babasını gururlandırmak için
kabul etmesi, Matilda’nın hapishaneden çıktıktan sonra hayata tutunduğu tek dal
olarak kızını arayıp bulması, Çelebi’nin
şikayetinden vazgeçmesi karşılığında kulüpte çalışmayı kabul etmesi, yine
Raşel’in yetimhane müdürünün oğlu yerine İsmet’i seçmesini kızının tercihine saygı duyarak kabul etmesi, Raşel’in
önünde değil sürekli yanında yer alması etkileyiciydi.
Finalde Matilda’nın
kızına ‘bir imzayla girdiğim hayatından bir imzayla çıkıyorum’ dedikten
sonra bile elinde bavuluyla onu azgın kalabalığın elinden kurtarması, ailenin
hayatın her alanında önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu gösteriyordu.
Hatalar öğretilen değil, öğrenilen bir şeydi.
Aile konusunda en büyük
sürpriz Orhan Bey’den geldi. ‘Anneler oğulları için canını feda eder’ diyen
annesini ‘haklısın anne’ diyerek dramatik bir şekilde
öldürmesi, kişisel hırs, ego veya korkuların önüne ne katarsa sürüklemesi
insanın karanlık tarafıydı. Evini değil geçmişini ateşe verdi. Çevresi tarafından sevilen,
sayılan birçok kişinin kendi ailesine karşı acımasız olabildiğini de
bir kere daha not ettim.
Dizide toplum, aile ve
bireysel fırtınaların tam ortasında, bazen ışığı artan bazen sönmeye yüz tutan
bir mum alevi gibi hayata tutunmaya çalışan aşk’ı da gördüm. Aşkın insanı mutlu
eden, iyileştiren, dokunduğu zımparalı yüzeyi yumuşatan bir etkisi var, malum.
Diğer yandan toksik ve zehirleyici bir etkisi de var ve bu iki yüzey, oldukça
kırılgan ve geçişken.
Reddedilmeyi gururuna
yediremeyen, sabırsız, özensiz, yetersiz, geç kalmış veya çocukluktan itibaren
kadınlarla ilişkisi sorunlu, ‘sen bu
şehre gelen çulsuz çocuğu bahtiyar ettin, herşey senin iyiliğin için’
diyerek hareket eden duyguları bastırılmış birçok erkeğin yeri burası.
Dizide iki aşk hikayesi
var ve belirgin. Çelebi ve Matilda ile Raşel ve İsmet arasında. Çelebi henüz
Aziz iken, kendisini asla sevmeyecek Mümtaz ile birlikte olduğu için Matilda’yı
affedemiyor. Kendisi belki o kadar donanımlı değil, çaycı bir çocuk ve fotoğraf
çekilirken en son çağrılan kişi. Yine de Matilda’ya hiç ulaşmayan ucu yanık
mektuplar gönderip uyarılarda bulunuyor. Yıllar sonra karakolda
karşılaştıklarında küllenmiş duygular yeniden alevleniyor.
Çelebi ona giden yollar
kapalı olduğu için madalyonun diğer yüzünü çeviriyor. Birçok kez Matilda’yı
geçmişi üzerinden yaralıyor, hatta Raşel’e babasız büyümesinin sebebinin bizzat
annesi olduğunu söyleyecek kadar, kızı üzerinden asimetrik savaş cepheleri
açıyor.
Aralarında sık sık
yaptıkları düelloların sonunda Matilda’nın kulisin patronu olması karşısında
Çelebi ‘sen kazandın’ diyor ve elindeki savaş baltasını yere
bırakıyor. Matilda ise ‘hayır sen kaybettin’ diyerek bunun bir
savaş olmadığını açıklıyor. Matilda’nın ‘neden beni burada çalışmaya
zorladın’ sorusuna Çelebi, ‘sana olan aşkımın bitmediğini
görmeni istedim’ diyerek vücudundaki savaş yaralarına merhem sürüyor.
Bilen bilir, nefret sırtında yüktür insanın.
Sonrasında Çelebi’nin
kahveyi döken küçük çocuğu teselli etmesi, Kürşat’ın işbirliği için teklif ettiği
çeki yırtması ve nihayetinde ‘aç kapıyı
Hasan Efendi’ diyerek silahla vurulmayı göze alıp Matilda ve Raşel’i
linçten kurtarması kahramanın yolculuğuydu. Ödülü Matilda’nın sarılırken
kulağına fısıldadığı ‘neredesin sen’
cümlesiydi.
Diğer tarafta mavi
boğazlı kazağıyla Fıstık İsmet vardı. Çelebi’ye oranla artıları olan bir erkek
figür olarak başlıyor hikayeye. Genç ve yakışıklı, İngilizcesi fena değil ve
‘if it works’ yalnızlığını giderecek başka kapıları da var.
Kendi çapında dürüst.
Raşel’i ‘ben seni üzerim, benim hayatımda aile yok’ diyerek
yağmurlu bir günde yüzüstü bırakıyor. Ciddi bir ilişki kuramayacağı konusunda
ne kadar ciddi olduğunu göstermeliydi. İkinci buluşmada Raşel’i adının Aysel
olduğu konusunda yalan söylediği için tokatlıyor. Üçüncü buluşma her şeyin sonu
ve yeni hayatının başlangıcı oluyor zaten.
Raşel’in hasretine
dayanamayıp ona uğradığı bir sabah, ‘senin en çok göğsündeki beni
seviyorum’ demişti. Raşel aynı gün nişanlısına ‘sen
göğsümdeki beni farkettin mi’ diye sormuştu. Yine yağmurlu bir gün
nişanlısı sığınacak bir yer ararken Raşel yağmurda ıslanmak istemişti. Aynı
saatlerde İsmet’ te içi eğlence dolu odayı bırakıp balkonda yağmura kollarını
açmıştı.
İsmet dizi boyunca
Raşel’i ilk buluşmadaki Aysel olarak çağırdı. Gerçekten sevdi mi, yoksa ‘yedim
bi halt, cezasını çekerim’ dürüstlüğüne mi sığındı, emim değilim.
Belki kendisi veya Raşel gibi, o bebeğin hayatında bir baba figürünün
olmamasına izin vermek istemedi.
Bebek doğmak üzereyken
bile tüttürdüğü sigaralar, nikah günü babasıyla kavga etmesi, kanlı gömleğini
değiştirmek için eve geldiğinde Raşel’in ‘bari bugün rahat dursaydın’ sitemine ‘ne
var ki bugün’ kayıtsızlığı, karşı evde babasının annesini düzenli
olarak aldattığı ve buna rağmen annesinin hala çamaşırlarını yıkadığı 'kutsal' aile
ortamına bir tepkiydi. Karşı evden yayılan kesif duman, geçmişini olduğu gibi
geleceğini de yutuyordu.
İsmet için ‘badboy’
dedim ama onu sıradan çapkınlardan saymak haksızlık olur. Evet, tipik bir erkek
olarak canını sıkan bir konu olduğunda kaçmayı tercih ediyordu. Yabancı
kadının, ‘madem seviyorsun, neden onun yanında değilsin de benim
yanımdasın’ sorusuna verecek bir cevabı da yoktu ancak ‘yağmur,
herkes senin edebiyatını yapıyor ama bak kaçıyorlar senden’ cümlesini
kurabilecek nadir erkeklerdendi.
Çelebi’de yaşanan
dönüşüm -ne kadar uğraşsa da- Fıstık İsmet’te olmadı. Kapısından hiç girmediği
kulübün dışında, oyuncak bebekli gelin arabası Pakize’yle Raşel’i aradığı
sokakta, yine ağzında sigarasıyla başka bir kesif dumanın içinde kayboldu. Aşk
biraz da cesaretti galiba.
Dizinin sonunda dışarıda
onca gürültü koparken, kulüpte birlikte yemek yenen sofrayı görünce biraz
garipsedim. Ancak sofra elbette aşk gibi, nefret gibi, hoş geldin bebek gibi,
hoşçakal ölüm gibi en yalın ve en savunmasız duyguların açıklandığı yerdi ve
mesaj bu sofradan verilmek istenilmişti.
Bana göre kulüp aslında ülkenin izdüşümüydü. Mesela içinde hem
aileye sevgi, saygı, özlem hem de aileden nefret ve dışlanmışlık hissi vardı.
Birey olmak, kendi çizdiğin yolun ve aşkın peşinden koşmak kadar o yolda yalnız
kalmalar, aldatılmalar, imkansız sevdalar vardı. Kötünün içinden çıkan iyilik,
saygın insanların içinden çıkan boğucu karanlık vardı.
Toplumun müzik ve dans
özelinde gelişme kaydetmesi ve eğlenmesi kadar önyargılar, ‘bu
kıyafetle sahneye çıkamazsın’ diyen yorucu muhafazakarlık vardı.
Başkalarının günahları üzerinden bir gölge gibi peşini bırakmayan haksızlıklar
vardı, ne olursa olsun geleceğe umutla bakabilen insanlar da vardı.
‘İyi bir kitap
bittiğinde okuyucuyu kendisiyle başbaşa bırakır’ denir. Bu dizi bittiğinde aynı
duyguları yaşadım. Özellikle anne-kız, baba-oğul ilişkilerinde herkesin kendisine göre
çıkaracağı paylar vardı. Dizinin müziklerine ayrı bir parantez açmak gerekir.
Hepsi birbirinden güzel ve hikayeyi ileri taşıyan eserlerdi. Öyleyse sahneyi Selim
Songür’e bırakalım..
Eski dostlar yeni
dostlar, yanlıştır yolum.
Sonu malum heyhat,
yaşadıkça solmuşum.
Eski dostlar yeni
dostlar, tamam beni vurun,
Vurulmak değil, ayrı
düşmek esas bana ölüm.
Elimde yaralar, taş
üstüne taş eklemeye ben varım
İncitmeden, yorulmadan
buradayım.
Bu serseri, bu sefil
aktörü artık affettim
Zaman geri alınmaz ama
sözüm söz, bu defa
Dağları aşarım,
çöllerden geçerim
Selam olsun henüz
ölmedim.
Adım adım içimdeki
şeytanları bıraktım,
Hazırım şimdi, şafak
yakın.
Bitirmedim, söndürmedim,
bu ateş hep yanar.
Aşkın adı, alkışlasın
yıldızlar..
Yorumlar
Yorum Gönder