eylül'e..
Ölmeden önce bir dakikan olsa neyi düşünürdün, kimi hiç unutamadın?
Nasıl hissederdin? Pişmanlık mı yoksa huzur mu saracak 21 gramlık ruhunu..
--
Denize gitmek için, sırt çantasıyla minibüse binmenin yeterli olduğu bir şehirde doğmuştu.
Hemen her gün, alt yaprakları
kurumuş bir palmiye gölgesinde, tedirgin ayakkabılarını denize doğru uzatıp, yabancı
müzik eşliğinde saatlerce kitap okurdu.
Hiç yazılmamış bir hikayenin
kokusu vardı saçlarında.
Dışarıda kar yağarken içeride
sobası tüten bir pencere gibiydi gözleri.
Öznenin yükünü taşıyamazdı
sözleri, kısa ve biçimsizdi. Tamam, belki, olur..
O sabah çok sevdiği, yakası ve kolları dantelli beyaz elbisesi vardı üzerinde.
Doksan iki gün ile zamanın
torpil geçtiği yaz bitmiş, Eylül gelmişti.
Kışçıları ve yazcıları
üzmeyecek iki ay varsa Nisan ve Eylül’dü. O da severdi bu tasasız günleri.
Elele yürüdük Arnavut
kaldırımlı, pembe begonvilli, kedili yolu.
Telefona
bağlı eski kulaklığın birini bana verdi. 'Stayin' alive, stayin' alive' diyordu Bee Gees olacakları hissetmiş gibi..
Kıvrımlı taş yolun nereye çıkacağını iyi biliyorduk.
Denizin beton
bariyerlerle önünün kesilmediği için sakin kalabildiği, şehir merkezinden
uzakta, küçük kumsalımıza.
İkimizin evine de
yakındı. Güneşin batışından çok doğuşunda gelirdik buraya.
Güneşin doğduğunu görüp
kan çanağı gözlerini öyle kapatırdı dizlerimde.
Hiç anlatmadı. Belki
geceyi daha çok sevdiği için, belki de hiç sevmediği için. Belki gündüz kalabalığından
uzak olmak istiyordu, belki de bir sabah ansızın evden giden babasından kötü
bir mirastı.
Elimi bıraktı, telefonunu attı. Gözlerini kapayıp denizi son damlasına kadar içine çekti.
Hiçbir şey söylemeden
yavaş adımlarla yürüdü.
Kumlara bıraktığı ayak
izlerini, günlük tutmayı sevmeyen dalgalar hoyratça sildi.
Beline kadar suya
gömülürken parmak uçlarıyla denize dokundu.
Sadece kendisinin yaşadığı
mavi ülkeden çağrılmış gibiydi. Hüviyeti bulunmuştu, hükümsüzdü.
‘Dur’ demek mi lazımdı, ‘gitme’ demek mi, ‘neden’ demek mi, karar veremedim.
Avazım çıktığı kadar
bağırdım ama olmadı. Yerimden kıpırdayamadım.
Güneş çelimsiz
omuzlarından yükselirken gözlerimi kamaştırdı.
Uzun siyah saçlarının suya salındığını gördüm en son.
Denize gitti. Eylül’dü..
--
Cereyan yapan pencerenin tülü saçlarıma, burnuma, kollarıma dokundu, telaşla uyandım.
Saate değil pencereden dışarı baktım. Yazın zaman böyle anlaşılırdı.
Güneş denizin üzerinden
yeni doğmuş, lüfer kokulu iki balıkçı teknesini selamlıyordu.
Kısacık yaz gecelerinden
yorgun bedenler sahilden uzakta, çiçekli nevresimlerin içindeydi.
O da şimdi uzaktaydı.
Aslında uzakta değildi, öyle olsa gider bulurdum onu, bilinmezlikteydi.
Üzerimi giyinip sahile koştum, denize atladım. Aklıma daha iyi bir fikir gelmedi zaten.
Onunla ben hissederdik
birbirimizi. Yani pek arayıp buluşmazdık. Giderdim ve onu bir şeylerle
uğraşırken bulurdum. Benim kelimelerimi o söylerdi, onun yorgun cümlelerini ben
taşırdım.
Yüzdüm, yüzdüm, kollarım bir
ipe sürtündü, plastik makaraları gördüm, üstünden geçip devam ettim.
Denizin bile
parsellendiği, tehlikeli sulara girdiğimi anladım ama artık bunun önemi yoktu.
Her kulaç attığımda ateşler
saçarak parçalanan bir uzay mekiği gibi hissettim.
Ağzıma burnuma tuzlu
sular doldu. Boğazıma kaçan sular ciğerlerime
ilerledi, öksürdüm.
Kalbim dayanamayacak
gibi oldu. Nefesim kesildi.
Sırtımın üstünden
geçen soğuk dalgalar bacaklarımı uyuşturdu. Kollarım suyun dışına çıkamaz oldu.
Onlarla mı yüzüyordum yoksa kopmuşlar mıydı emin değildim.
Batmamak için ellerini
telaşla suya çarpan çocuk oldum.
Küçüldüm, eridim ve durdum.
Nabzımı şah damarımda, Tanrı kadar yakınımda hissettim.
Ciğerlerim kaza yapmak
için can atan lokomotif gibi dolup dolup boşalıyordu.
Avuç içlerim suya
dönüktü. Hissettiğim son şey de ‘soğuk’ oldu.
Gövdem, tüm varlığım,
anılar ve yarım kalan her şey, biraz da mutluluk galiba, sonsuz maviliğin içine
çekildi. Yerçekiminden uzaklaştım, hafifledim.
Üşüyordum, düşüyordum..
Nereye kadar yüzdüğümü bilmiyordum.
Cesedimi günler sonra
bir balıkçı ağına takılınca tesadüfen bulacaklardı.
Belki sol dizimdeki
ameliyat izinden tanıyacaktı beni sevdiklerim. Sevdiklerim mi?
Annem beni çok severdi
mesela. Pek kabarmazdı ama limonlu kek yapardı benim için.
Şimdi hatırladım,
babam da mesafeli ama iyi bir insandı. Beni 14 yaşında yatılı Fen Lisesi’nin
önünde bırakmıştı. Sarıldık, cebime harçlık koydu. Ellerim soğuktu, para da
soğuktu. Parayı hiç sevemedim, belki bu yüzden.
Şimdiki gibi ne
hissedeceğimi bilememiştim. Duygularım hiç büyümedi.
Yani çocukken pek eve
gelip gitmedim ben. Evde bir odam olmadı.
Kardeşlerimi severdim,
arkadaşlarımı da ama en çok onu sevdim.
Viyana’ya giden trenden iki bilet alıp, Tuna nehrinin kenarında elimizde kahvelerle ağzımızdan dumanlar çıkaracaktık.
Kalabalık bir turist
kafilesine karışıp bedava kahvaltı yapacaktık.
İki teker üstünde
Fransızca bir şarkının içinde dolaşacaktık.
İki kitap yazacaktık; o
aşk, ben polisiye.
İki kızımız olacaktı;
Nisan ve Eylül.
Bir dolunay akşamında,
içimizdeki ahlak yasasına karşı koyup öpüşmüştük kumsalda.
Aşk bu muydu, tüm benliğini saran ve sonra toprağa karışan anlık bir elektrik çarpması.
Etrafa saçılan
anılarımın başına, turuncu çizgili mercan balıkları toplandı. Bayat ekmek
atardım onlara her sabah. Şimdi ben bayat ekmektim.
Umarım gözlerimi sen
bulursun diye, öylece işte, son bir dilekte bulundum Tanrı’dan.
Gözlerimi açtım, olmadı, hayattaydım.
--
Kirpiklerimin ucunda
bir damlanın ışık helezonlarını ve retinanım içindeki garip şekilleri
gördüm.
Gökyüzü boş mavi bir
tarla gibiydi. Belki de denizle gök yer değiştirmişti.
Kulaklarımın içinde acayip
bir uğuldama vardı.
Anladım ki, o artık
denizlere karışmış, her nefes aldığımda kulaklarımdan ruhuma süzülüp çağlayarak
hücrelerime dökülüyordu. Beni kendisine dönüştürüyordu.
Öldürdüğü kişinin
yerine geçer çoğu insan farkında olmadan. Bazen de terk edip gittiği kişinin.
Yine anladım ki, uzun
bir Madak şiirine hapsetmişti beni yazgım.
Yaşam destek ünitesine
bağlı negatif bir vakaydım ben.
Ne zaman nefes alsam
ciğerlerime saplanıyordu ayrılık,
Ne zaman ondan kaçsam,
gözlerindeki umuda yeniktim.
Sen hiç denizin ortasında ağladın mı, ben ağladım.
Öyle sessizce değil,
uçakta basınç nedeniyle kulakları zonklayan çaresiz bebek gibi ağladım.
Belki onu bulduğum
için sevinçten, belki bir daha göremeyeceğim için üzüntüden.
Gözyaşlarım
dudaklarımın kenarından tuzlu bir tat bırakarak denize karıştı.
Zaten denizler
gözyaşından oluşmuştu; ayrılıklar, ölümler, zulümler. Yoksa tonlarca su nasıl
dolabildi o devasa çukurlara?
Uzaktan geçen bir geminin
homurtulu düdüğüyle kendime geldim.
Kıyıya doğru isteksiz
kulaçlarla mola vererek yüzdüm.
Güneş batınca denizi sakinleştiren
meltem, imbat olup denizi dalgalandırmıştı.
Sanki günlerdir
denizdeymişim gibi yorgun,
Sanki onu denizin
ortasında tek başına bırakıp dönüyor muşum gibi utanç içindeydim.
Sahile çıktım. Çekirdek kabuklarıyla sigara izmaritleri arasında bir yer bulup plaj havlusuna uzandım.
Başıma kolsuz tişörtümü
koyup gözlerimi kapattım.
Ayak parmaklarım
havlunun dışına taştı, sıcak kumlara değdi, önemsemedim.
Belki sabahki rüyayı
yeniden görür ve onun beyaz elbisesiyle denizden çıktığına şahit olurdum.
İki kişinin aynı
rüyayı görebildiğine inanmıştım ama aynı rüyayı ikinci kez görebilmek mi, emin
değildim.
Parmak arası terlikleriyle iki- üç kişi kumları garç- gurç ezerek yanımdan geçti.
Birisi koca bir taşla,
tak-tuk şemsiye direğini kumlara çaktı.
İki genç kız
yerleştirme sonuçlarını tartıştı.
Kalabalık ailenin
demli çay kokusu, tuzlu su dolmuş burnuma kadar geldi. Bir bardak istemeyi
düşündüm, vazgeçtim.
Düğünden ilk çıkan
davetli gibi kalktım. Tişörtümü giyip başım önümde, sessizce ayrıldım.
Şairler biraz da kahindi. Yıllar önce ‘ne kadınlar sevdim zaten yoktular’ demişti İlhan, ben de bir kadın sevdim belki de hiç yoktu.
Geçmişini öğrenemedim,
geleceğini bilemedim, istediğini verdim, verdiği kadarını kabul ettim.
Tarifsiz, teklifsiz,
beklentisiz ama iyi gelen bir şeydi. Bir ‘şey’di, içimdeki derin boşluğu dolduran.
‘Hayatta olmak’ ile ‘hayatta
kalmak’ arasında sayısız karanlık tünelden geçerken ömrüm, tünelin sonundaki ışıktı
benim için. Şimdi tünelin içindeki ışık.
Denize gitti ve dönmedi. Eylül’dü..
Yorumlar
Yorum Gönder