sarı çizmeler..

           

            Sarı çizmeler..

Bir erkeğin hayatı boyunca elde ettiği en büyük başarı, sevdiği kadını sabah güneş doğduktan hemen sonra, odaya taze güneşin zayıf ışıklarının düşmeye başladığı o büyülü ve kişisel zamanda izlemek şansı olabilir.

Gözüne dürbün sıkıştırmış pırlanta ustası gibi yavaş hareketlerle tırnaklarına oje sürmesi, banyoda hafif yanık kokusu eşliğinde yaptığı fön, giyinme odasından bulduğu elbiseleri aynada kombinlerken geç kalması, kapı önünde tek ayak üstünde zıplayarak topuklu ayakkabılarını giymesi.

Geçen hafta 5 yaşına giren oğlumuz Kaan’ın bir gözünü ovuşturarak minik adımlarla kapıya koşması, her iki erkeğe paylaştırılan veda buseleri. Ayakkabılık açılınca, kaşıkçı elması gibi muhafaza ettiğim, -old but gold- sarı yeşil spor ayakkabıları. Muhteşem ülkemin kuruluşu bu spor ayakkabılar sayesinde olmuştu.

Onu ilk defa babamın yanında refakatçi kaldığım hastane odasında, sol elimi çeneme koymuş uyukladığım bir sabah, babamın kırışık kollarında damar yolu açmaya çalışırken görmüştüm. Üstünde beyaz tulum, siperlik ve maskesiyle astronot gibiydi. Bu kombine yakışmayan tek şey dizlerine kadar uzanan sarı çizmelerdi. Çizmelerin topuk kısmına yakın ispirto kalemle yazılmış dört harf vardı; Esra..

İsimlerin karakter üzerinde etkisi olduğuna inanırdım. Bebeklikten itibaren Cansu, İrem, Sinem diye çağrılan kız çocuklarının karakteri de narin oluyordu. Esra ise esrarlı, gizemli gibiydi. Babam taburcu olana kadar iki kere daha gördüm Esra hemşireyi. Kapıdan girerken ‘lütfen maskemizi takalım’ uyarısı, uzun sayılabilecek boyu ve kahverengi gözlerinden okuduğum insan sevgisi. 

Babam hastaneden ayrılırken, Esra hemşire sekreterin olduğu bankoda oturmuş, reçeteyi hazırlıyordu. İlk defa uzay kıyafeti yoktu üzerinde ve omzundan aşağı dökülen  kumral, yer yer sarı saçlarını o zaman fark ettim.

‘15 gün sonra tekrar kontrole gidin. Buraya servisin numarasını yazdım. Acil bir durum olursa ararsınız. Geçmiş olsun.’ Küçük bir umutla kare kağıdın arkasını kontrol ettim ama hayır, telefonunu yazmamıştı. Hızla karalanmış hastane adı ve bir telefon numarası. ‘Çok teşekkür ederiz Esra hemşire.’ Şaşkın bir gülümseme.

Aradan iki hafta geçti, babamı aynı hastaneye kontrole götürdüm. Babam ‘yakında o kadar hastane var niye buraya geldik’ diye söylenirken, mülteci isteklerimden haberi yoktu. Doktorla görüşüldü, tahliller yapıldı, herşey yolunda gitti. Yolunda gitmeyen tek şey Esra’nın serviste olmayışıydı. Göz ucuyla çevreyi kontrol ettim, ‘Esra hemşire tansiyon hapına gerek yok demişti, alalım mı’ diye gelen geçene anlamsız sorular sordum. Sonunda biri ‘Esra odadaydı gelir birazdan’ dedi ve ruhumun pencerelerini sonuna kadar açtı.

Babamın ‘hadi oğlum fazla durmayalım, boşver hapı’ serzenişlerini savuştururken dinlenme odasından çizmelerinde Esra yazan melek çıktı. Elinde tuttuğu dijital tansiyon aletinden nabzımın yükseldiğini görebiliyordum. ‘Esra hemşire bakar mısınız, bu tansiyon hapı’..

- Doktorunuzla görüşün, doğum izninden yeni geldim.

Sarı çizmelerin sahibi gerçek Esra gelmişti. Pek de esrarlı yönü yoktu. Donuk bir surat, ilgisiz bir ses, sinirli üç beş nefes. İsimlerle ilgili teorimi tahlil dosyasında epikriz raporunun yanına kaldırdım. Babamın başını yana eğmiş, sinirli-sitemli görüntüsü kapıdan içeri girdi, umutlarım cereyan yapan kapının altından uzaklaştı.   

İşyerinden bir hafta izin aldım. Yeni Hayat kitabında Osman’ın Canan’ı araması gibi ben de onu aramaya başladım. Hastanenin açık bırakılan kantininde sandalyelerde pinekledim. Karton bardaklardan demi kaçmış çay içtim. Yiyecek otomatını dolduran genci tuzlu krakeri yanlış yere koyduğu için uyardım. 35 olacaktı, onu ilk gördüğüm oda numarası.

Aracı vardır diye otoparkta kırmızı otomatik vites arabalara baktım. Kuşlara simit attım, kedilere salam aldım. Maskesini çıkarmadan kabindeki küçük deliğe burnunu uzatan, delikle burnunu denk düşürmeye çalışan insanların komik halini izledim. Dudaklarımın kenarlarını yedim. 

Özel güvenlikçilerin dikkatini çekmemek için pandemi servisinde hastam olduğunu söyledim. Nereli olduklarını sordum, ‘bizim oralıymış’ diyerek Esra hemşireyi tarif ettim ama tanıyan yoktu. İnat ile sebat arasındaki ince çizgide bir hafta yol aldım. Herkes geldi, Esra gelmedi.  

Beş büyük ve anlamsız hafta geçti. Nisan ayının sonlarıydı. Çalıştığım hukuk ofisinden öğle arası çıktım. Biraz yürümek istedim. Düğüne gelmiş şık davetliler gibi meyve ağaçları, turuncu tartan pistin kenarında süzülen çiçek kokuları. Kulağımda Spotify’dan eski bir şarkı; ‘herşey seninle güzel yolda yürümek bile, olmayacak düşlerin peşinden koşmak bile..’

Orada, dünyanın o en güzel parkında iki kız arkadaşıyla oturmuş simit çay keyfi yapıyordu. Onu kahverengi gözlerinden mi tanıdım yoksa omuzlarından aşağıya dökülen açık kumral saçlarından mı? İçine biraz acı karışmış berrak sesinden mi? Hayır hayır, sarı çizmelerinden, daha doğrusu sarı yeşil spor ayakkabılarından.

- Merhaba Esra hemşire, babam hastanede tedavi olurken ilgilenmiştiniz. Daha sonra teşekkür etmek için uğradım ama sizi göremedim. Pardon, çizmelerinizde Esra yazdığı için öyle dedim ama adınızı bilmiyorum.

- Merhaba, yani hergün çok sayıda vaka var. Hangi hastaneydi, Samatya mı?

- Evet evet. Orada değil misiniz artık? 

- Yok ben ayrıldım oradan. Karşıdaki özel hastanede başladım.

Cüzdanımdan kartımı çıkardım. ‘Avukat Hakan. Şu gri renkli THEMIS hukuk plazada çalışıyorum. Bir ihtiyacınız olursa, -pardon, ağız alışkanlığı- ihtiyacınız olmazsa da beklerim.’

Gülümsedi, teşekkür etti. Kartı çantasına koydu. Yanındaki kızlarla birlikte yerinden kalkıp uzaklaştı. Fazla ilgili durmadı ama en azından günlerdir aradığım sarı çizmelerin sahibini bulmuştum. 

Öğle aralarında tekrar tekrar parka gittim ama onu göremedim. Cuma günü de gelmeyince çalıştığı hastaneye gitmeye karar verdim. Tarif ettiği hastane uzak değildi. Danışmadaki kıza ‘merhaba, eee.. hemşire burada mı çalışıyor’ dedim. Gülümsedi, ellerini iki yana açtı.

- Pardon, babamın hemşiresiydi, 1.70 boylarında, kumral.  

- Beyefendi kimi aramıştınız, adı ne dediniz?

Siyah bukleli saçları omzundan aşağı dökülen, beyaz gömleğin İtalyan yakalarını lacivert ceketinin üstüne bırakmış, açık dekoltesini peri kolyeyle kapatmış kıza, güvenliği aramadan son bir soru hakkım olduğunu anladım.  

- Hemşire hanımla hastanede tanıştık. Samatya Hastanesi’nden gelmiş olmalı. Babamın hastalığıyla ilgili kendisine soracaklarım vardı. Önemli bir konu.

İşaret parmağıyla ‘1 dakika’ dedi. Telefonun ucundaki kahramanıma söylediklerimi anlattı, hı hı.. anladım diyerek beni sayısız derin kuyulara atıp çıkardı. 

- İnsan kaynaklarına sordum, Habibe hemşireyi diyorsunuz galiba. Acil serviste koridorun sonunda, yerdeki sarı çizgileri takip edin. 

Habibe mi, acil serviste mi? Yerdeki mavi fayansların kan lekesi, gri duvarların çocuk çığlıklarıyla dolu olduğu yerde mi? Sarı çizmelerin yerine sabo terlikler mi? Gitsem mi acaba? Adı üstünde acil servis, tanışılacak, konuşulacak yer değil.

Gittim, yosunlu taşlarını özleyen kurumuş bir ırmaktım ben. Yan tarafa elini uzatınca açılan iki kapıyı geçtim. Tahmin ettiğim gibi kolları serumlu yaşlı teyzeler, iskeleden düşmüş inşaat ustası. Herkes var ama Esra yine yok. Belki karıştırdı adını, Habibe dedi, farklı birini söyledi.

Kravatımı gevşettim, geldiğim yöne doğru üç beş adım attım. Acil müşahade odasının önünden geçerken, parmak ucuyla bir amcanın damarlarına pıt pıt dokunan arkası dönük hemşire dikkatimi çekti. Hafızam belki yorgunluktan, belki de artık bana tahammül edemediği için beklememi söyledi.

Odanın kapısında durdum, onu izledim. Elinde boş serum şişeleri, iki- üç tüp kan ve önlenemez bir ilgisizlikle bana doğru geliyordu. Bir insan her şeyini değiştirse bile yürüyüşünü değiştiremezdi, Esra olmalıydı. Hastaları göz ucuyla tek tek kontrol ettiği için beni geç fark etti ve neredeyse çarpıyordu. ‘Aaa.. merhaba, burada ne işiniz var’

Parkta, yolda, acilde geçirdiğim bir saat boyunca bu soruya verilecek cevabı hiç düşünmediğimi fark ettim.

- Akşam biraz tat duyu kaybı oldu, test yaptırsam mı diye geldim. Sizi odada görünce selam vereyim dedim. 

- Tabi benimle gelin sürüntü testi bahçede yapılıyor.

- Pardon adınız Habibe miydi? İsminizi bilmeyince danışmadan sordum.

- Evet Habibe, size söylemeyi unuttum dimi, özür dilerim.

Elindeki kan tüplerini koridordaki test kitine koydu. Lateks eldivenlerini çıkardı, tıbbı atık yazan turuncu çöp sepetine attı. 

- Şey Habibe Hanım, benim saat 2’de önemli bir davam var ofise dönmeliyim. Müsait zamanda bir kahve içelim mi? Teşekkür etmek isterim.

- Yani olabilir de hani test yaptıracaktınız? Neyse dışarısı yoğun zaten. Bu gece nöbetçiyim, yarın olabilir, akşama doğru, yakın bir yerde.

- Tabi olur, yarın Cumartesi, biz de akşama kadar ofisteyiz. Pazartesi yoğun duruşma var.

- Öyle mi, hukuk zor işmiş, ben yapamazdım. Kötü insanların iyi yanlarını bulmaya çalışmak.

- Sağlık da zor iş. Ben de çocuklara iğne batıramazdım.   

- Veya iyi insanların kötü yanlarını ortaya dökmek. Kim yargıladığı insanlardan daha masum ki? Tamam, yarın 6’ da parkta.   

Nasıl bu kadar kolay oldu? Daha az önce başım önde ofise dönecekken şimdi Hasibe yok Habibe'yle buluşacaktım. Bence ikinci bir adı vardır. Habibe Betül, Habibe Zeynep. Neyse yarın sorarım. 

Cumartesi akşam beş buçukta parka gittim, onu gördüğüm neşeli banka oturdum. Böyle direk sormadan fikirlerini, düşüncelerini, duygularını da öğrenmeliydim, ben de idealisttim sonuçta. Habibe saat 6’ da geldi. Mavi kot pantolonu, pudra pembesi montu ve sarı - yeşil sporlarıyla çok şıktı. Beni fark edince dudaklarından yayılan gülümsemesi, kafamda az önce ideal kız hakkında düşündüğüm her şeyi belediye logolu çöp sepetine fırlattı.

Ayağa kalktım, tokalaştık. ‘Burada mı oturalım bir yere gidelim mi’ diye sormayı düşünürken banka oturdu. Cebinden fındık çıkardı, birazını avuçlarıma döktü. ‘Burası çok güzel’ dedi, japon kiraz ağaçlarının pembe çiçeklerine bakarken.

Davetimi kabul ettiği için memnuniyetimi dile getirdim. Hastanede babamla ilgilendiği için teşekkür ettim. İlgisiz gibiydi. Montunun kolunu sıyırıp saatine baktı.  

- Sıkıldıysan başka bir yere gidelim.

- Yok, ondan değil. Annem tahlil yaptırmaya gitti, oğlumu komşuya bıraktım, fazla geç kalmayım. Beni gece göremiyor zaten. Huyu suyu çok değişti.

Oturduğum bankın etrafında derin bir yarık açıldı. Çevremdeki her şey, insanlar, arabalar, ağaçlar derin bir sessizlik içinde o devasa boşluğa doğru akmaya başladı. Altımdan çekilen toprağın tüm varlığımla beni yutacağını düşündüm. Şaşırmamış gibi davranmak istedim ama bunu planlayacak gücü kendimde bulamadım.

- Senin oğlun mu var, ne güzel, Allah bağışlasın. Yani çok gençsin, evli olduğunu düşünmemiştim. 

- 26 yaşındayım. Evet bir oğlum var. Annem mesaj atmış, işi erken bitince eve geçmiş. İstersen bir sahlep içeriz.  

- Olur olur, tabi. Yolun karşısında hep gittiğim bir pastane var.

Bu iyi oldu, konuşursak rahatlayacaktım. İçimdeki uçurumların bağcıklarını bağlayacaktım. Boncuklu kapı süslerinden geçip cafeye dönüşmemek için direnen Köşem Pastanesi'nden içeri girdik. Mavi önlüklü Rıfat abiyle selamlaştık. İki fincan tarçınlı sahlep getirdi, sarı leblebi ikram etti. 

Sahlepten biraz içti, ‘hımm güzelmiş’ dedi. Arabadan inip hızla dükkana giren bir baba ve oğluna baktı. Çocuğun doğum günüymüş, yaş pasta alıp çıkana kadar onları izledi. Gözleri bulutlandı ama yağmadı. Konuşmadan, sıramı beklemem gerektiğini düşündüm.  

-Yarın eşimin mezarını ziyaret edeceğiz Sakarya’da. 

Ne diyeceğimi yine bilemedim. Etrafıma açılan boşluktan bu sefer Hades ortaya çıkmış, Demeter’in güzel kızı Persephone’yi yeraltına kaçırmış ve mükemmel bir fırtına eşliğinde kışı geri getirmişti. 

-Eşin rahmetli mi oldu? Hay Allah çok üzüldüm.

-Evet biz okulda tanışmıştık, evlendikten 6 ay sonra trafik kazası geçirdi. Oğlum 3 aylıktı daha karnımda.

- Allah rahmet etsin. Bir saat içinde neler anlattın bana Esra, pardon Habibe. Şey senin ikinci bir adın var mı Habibe Esra gibi. Kafam çok dağıldı, kusura bakma.  

-Yok yok Habibe. Babam Muş’ta görevliyken doğuma giren hemşirenin adını vermişler. Aile dostumuz, hala görüşürüz. 

- Baban sağ mı diye soracağım ama korkuyorum.

Dudağının kenarında hafif bir gülümseme belirdi. Sarı leblebilerden bir iki tane aldım. Suç işliyormuş gibi sessizce çiğnedim.

- Sağ, sağ. Ankara’da kız kardeşim var. Onun yanında kalıyor.

- Senin gibi sağlıkçı mı baban, kız kardeşin?

- Yo hayır, babam astsubay emeklisi, kız kardeşim turizm acentesinde çalışıyor. Nişanlı, bakalım yaza nikahı var. 

- Oh be, rahatladım biraz. İnşallah onun yüzü güler.     

- Yok ben de mutluyum. Sevdiğim işi yapıyorum, iyi arkadaşlarım var, dünyanın en güzel çocuğuna sahibim. 

Gereğinden fazla konulan tarçın nasıl boğazı yakarsa gereğinden fazla söylenen söz de öyle yakabilirdi.  

- Kusura bakma Habibe. Ne bileyim anlattıkların beni çok etkiledi.  

- Önemli değil, kalkalım istersen. Yarın yolculuk var.

Kalktık, buluştuğumuz parka kadar yürüdük. Teşekkür ettim geldiği için, özür diledim geçmişi hatırlattığım için. Bir süre arkasından baktım. Küçüldüm, gri pantolonlu liseli çocuk oldum.

Bir haftayı yarı dalgın, yarı uyanık geçirdim. İşe gittim onu düşündüm, eve geldim onu düşündüm. Dayanamadım, süzme mercimek çorbasının garantisine sığındığım bir akşam iki dilim limon ve bir avuç maydanozu annemin çorba tenceresine doldurup hastaneye gittim. 

Saat 9’u geçmişti ve yolda kontrol vardı. Görevli memura nişanlımın hemşire olduğunu, pandemi kliniğinde çalıştığını, ona sürpriz yapmak istediğimi söyledim. Bu gereksiz romantizmi anlamadı ama iyi bir şey olduğunu hissedip ‘bir kereliğine geçin’ dedi.

Elimde çorba tenceresiyle acilden girdim. Koridordaki bitişik mavi sandalyelere oturdum. Camlara yapıştırılan uyarıları okudum, imla hatalarını düzelttim. Gözüme kestirdiğim hemşireye Habibe’nin nerede olduğunu sordum. ‘Bugün izinli’ dedi. ‘Ne zaman gelir’ diye seyirci joker hakkımı kullandım, ‘bilmiyorum nöbet defteri odada’ dedi.   

Elimde tencere, aklımda hemşire, biraz yürüdüm. Kapısı yarı açık odaya girdim. Eski bir fiskos masasının üzerinde nöbet defterini gördüm. Acil durumlar için adresi ve telefonu da yazılıydı. Habibe GÜZELYURT. Cemre sokak, Gül apartmanı, No:7

Saate baktım, 9.30 olmuştu. Arabaya atladım, sokak tabelalarına baka baka Gül apartmanını buldum. Apartmanın dış kapısı kapalıydı. Zorladım ama açılmadı. 'Olmayacak galiba' diye düşünüp araca doğru yönelmişken dış kapı açıldı. Apartman görevlisi tekerlekli çöp bidonuyla merdivenlerden takır tukur iniyordu.

-Selamüm aleyküm, Habibe hemşire varmış burada. Onun hastasıyım, -burası çok doğru- bir şey soracaktım kendisine. Ben de avukatım, parkın karşısında ofisim var.

Göz ucuyla beni süzdü, elimdeki tencereye tuhaf tuhaf bakarken ‘aleyküm selam. Habibe hemşire mi, annesi var, küçük oğlu.’

- Evet evet..

- Seni daha önce hiç görmedim buralarda.

- Abi biz tanışıyoruz zaten, istersen diafondan sor.

- Öyle desene. 3. kat 7 numara. Sürekli geleceksen şifreyi versinler, ben kapıyı açamam. Memur statüsündeyiz, iti var kopuğu var.    

Önemsemedim, hatta memnun oldum. Zili çaldım, kanaryanın ikinci ötüşünde Habibe’nin güzelliğini borçlu olduğu Sevinç teyze -adını öyle koydum- şaşkınlık ve merak arası bir gözle bana bakıyordu.     

-Merhaba, iyi akşamlar. Ben Habibe’nin arkadaşıyım. Annem çorba yapmıştı -ben yapmıştım- size de getireyim dedim. Annemin çok selamı var.

- Teşekkür ederim evladım, zahmet olmuş, Habibe kızım, arkadaşın geldi.  

Neden bu kızla ilgili kolay şeyler zor, zor şeyler kolay oluyordu. Neden bana sen kimsin, necisin, hani en azından kapıcı kadar soru sormadı. Kızına güveniyor olmalıydı.   

-Hakan! Evimi nerden buldun. Allah Allah, beni sürekli şaşırtıyorsun. 

- Annem çorba yaptı, hastaneye götürdüm ama bugün izinliymişsin.

- Ya niye zahmet ettiniz, hadi içeri geç.

Habibe’nin puf terliklerini takip ederek, sarı banyo ördeğine basmadan iki tane üçlü, bir tane tekli koltuğun doldurduğu misafir odasına geçtim. Nöbet yorgunu gözleriyle karşıma geçip oturdu. İki adım atıp elimdeki tencereyi aldı.

Biraz etrafa bakındım. Televizyonun hemen altında küçük bir çocukla Kelebekler Vadisi manzaralı fotoğraf, birinde karanfil diğerinde gül motifli karşılıklı asılmış iki ebru tablosu, kanepenin üstünde tekerleri çıkmış oyuncak arabalar. 

- Daldın Hakan. Neler geldi aklına?

- Babamla 15 gün kaldığımız pandemi odasını düşündüm. Babamın karşısında yatan Bahattin abi vardı, 50 yaşlarında. ‘Taburcu olabilirsin’ demişlerdi, sevineceği yerde üzüldü adam. ‘20 yıldır koah hastasıyım, eşim öldü, evde yalnızım. Burada kalayım, en azından yemek geliyor’ demişti. Çıkarken koridorda karşılaştık, elinde iki plastik poşet. Avucunu gösterdi ‘baban hakkını helal etsin, taksi parası tutuşturdu elime’ dedi. O hastanenin tek iyi yanı seni tanımak oldu. 

Ellerini dizlerinin üstünde birleştirdi, ‘çay koyayım’ dedi, ayağa kalktı. ‘Yok çıkarım şimdi, demeye kalmadan Sevinç teyze elinde iki çay bardağıyla geldi. Yanında fırın sütlaç ile.  

- Acayip adamsın nereden aklına geldi çorba? Belki daha görüşmek istemezsin diye düşünmüştüm, yani ailevi durumlar. Anlattım ya.

Tekrar kapı çaldı. Sevinç teyze ‘ne gerek var oğlum, zahmet olmuş’ dedi. Genç bir erkek sesi ‘afiyet olsun’ diyerek merdivenlerden şıp şıp terlikleriyle uzaklaştı.  

-Bizim alt katta iki tıp öğrencisi var. Anneme muzlu puding getirip öbür gün İzmir köfteli tabaklarını alıyorlar.

-Akıllı çocuklarmış, ben bunu düşünemezdim. İzmir köfteyi çok severim.

Beraber güldük. Geçmişinden çarçabuk aklına gelenleri ve bir yabancıyla paylaşılacak kadar sıradan şeyleri konuştuk. Sevinç teyze Kaan’ı yanımıza getirdi. Oğluna sarıldı, boynunun altından öptü. Beni gösterdi, ‘bak Hakan amca gelmiş, merhaba demek ister misin?’ Çapaklı gözlerini ovalarken ‘merhaba’ dedi. Yanıma doğru iki üç adım attı, heyecanlandım. Koltuğun üstünden kumandayı alıp çizgi film açtı. 

‘Geç oldu’ dedim, müsaade istedim. Holden geçerken çorba tenceremi ocağın üstünde gördüm. ‘Bu gece kal’ dese, ‘hangi oda benim’ diyecek kadar kendimi buraya ait hissettim.

- Bazen rahmetli eşimin ailesine gidiyoruz. Gelmeden önce aramak istersen numaram bu, diyerek parol kağıdının üzerine telefonunu yazdı. Bu ilacın kağıt üstünde bile ağrı kesici etkisi vardı.     

Eve geldim, yatağıma uzandım. Tavandaki meraklı avizeyle dertleştim. Bir gün çalışıp iki gün dinleniyormuş. Takvimden kırmızı günleri silip onun tatil günlerine boyadım.    

Ertesi gün yoğun geçti. Biraz parkta dolanıp eve geçmeyi düşündüm. Habibe'nin verdiği kağıdı aldım, akşam arasam mı diye içimden geçirdim. Kapıya ilerlerken zil çaldı.  

- Selam! İzmir köfte, pirinç pilavı, cacık. Severim demiştin, annem yaptı.

- Selam. Niye zahmet ettin. Annenin ellerine sağlık. Burayı nasıl buldun?

- Elindeki kartviziti gösterdi, elimdeki kağıdı gösterdim, aynı anda güldük.

Bir saate yakın oturdu. İtiraf etmeliyim sorduğum soruların hiçbir amacı yoktu. Söylediklerinin çoğunun duymadım bile. Konuşsun istiyordum, sadece konuşsun. Ya da hayır, hiç konuşmasın. Eleni Karaindrou çalıyordu odamda, ‘by the sea..’

Doğrudan eve geçtim. İki ay önce onu hastane köşelerinde arayıp bulmadığım gibi bir akşamdı. Erguvan hüzünleri ıskalayıp pandemik yalnızlığa savrulan bu koca şehir, boğaz köprüsünün akıntıya yansıyan rengarenk ışıklarının bile kimsenin gözlerini kamaştırmayacak kadar yorgun ve acılar içindeydi. 

Ertesi gün verdiği telefon numarasından aradım. Akşam bir arkadaşı yerine nöbete gidecekmiş ama yarın akşam aynı yerde, aynı saatte olacağını söyledi. Parka gittim, beklemeye başladım. Üç beş atarlı delikanlıyı saymazsak huzurumu kaçıran bir durum yoktu. Onunla özel konuları konuşmak istiyordum. Saat 6 olmuştu ki yolun kenarında küçük beyaz bir araçtan ‘Hakan, buraya gel’ diye bir ses işittim ve ona doğru hızlı adımlarla yürüdüm -belki de koştum.- 

Nereye gittiğimizi tabi ki sormadım. Otoparka benzemiş yollardan geçerek, sinyal vermeden dönenlere ilginç küfürler ederek bir cafenin önünde durdu. Yarı kapasite hizmet veren masaların yanından küçük bir bahçeye çıktık. 

‘Ne içersin’ diye sordu ama etrafta garson yoktu. ‘Bilmem sen ne içiyorsan.’ Az sonra elinde iki fincan kahveyle geldi. ‘Nermin abla kek yapıyor birazdan getirecek’ diye ekledi.

- Burayı iyi biliyorsun.

- Evet Hilmi abi, rahmetli eşimin dayısı olur, sık sık gelirdik buraya.

Onunla özel konuları konuşmak istedikçe, çapası kayalıklara sıkışmış bir gemi gibi öylece kalıyordum. Beni yan komşunun birlikte büyüdüğü çocuğu olarak görüyordu. Biraz gerildim.

- Hadi sana bir soru sorayım, aşk nedir?

Züccaciye dükkanına giren fil gibi sorduğum bu soruya biraz şaşırdı. Kahvesinden bir yudum aldı, elindeki fincanı sağa sola çevirdi.

- Bana göre aşkın bir tanımı, formülü yok. Norveç’te bir balıkçı, Tibet’te bir keşiş, Barselona’da bir turist sana aşkı farklı farklı tarif edebilir. Hepsi doğrudur, aynı zamanda hepsi yanlış. 

-  Peki sana göre aşk nedir?

- Bence aşk tek bir duygu değildir, duygular bütünüdür. Aynı zamanda bir çekimdir, elektriktir. Sıradan bir göz dünyanın en güzel bakışı olabilir. Bilinmez yollardan gelir. Bu kimsenin kimseyi ayıplayamayacağı bir şeydir. Ancak.. 

- Ancak, ben mantığımı dinlerim diyeceksin. 

- Yo hayır, bu kişisel durum ilişkiyi başlatsa da sürdürmeye yetmez. Diğer duygularla beslenmelidir.

- Hangi duygularla?

- Aklına ne gelirse. Köy okulunda çalışan sevgiline mektup göndermek, vapurda martılara simit atmak, hasta olduğunda tavuk suyuna çorba yapmak..

- Bu dediklerin zaten insan sevgisi değil mi? Hümanizm..

- Yani şöyle.. Nasıl anlatsam, aşk bir vücut, duygular bu vücudun organları, sevgi ise kanıdır. O duyguları beslemek için sevgi olmazsa olmazdır. Zamanla organların işlevi bozulabilir. Yani eskisi kadar romantik olamazsın, araya zaman girer ama sevgi akmaya devam eder.

- Satürasyon 90’nın altına düşmeyecek diyorsun.

- Hastane odası işe yaramış. Yani sokakta ağlayan bir çocuğa gösterdiğin şefkat, ne bileyim yerdeki karıncaya duyduğun hayranlık, bunlar kaynağını aşktan alan sevginin değişik formlarıdır bence.

 - Biraz önce zamanın etkisinden bahsettin. Sence aşkın raf ömrü var mı?

Tam cevap verecekken, kızıl saçlı güzel bir kadın iki çikolatalı kek dilimiyle masamıza geldi. Habibe ayağa kalktı, tabi ben de. Nermin ablayla tanıştık, benim için 'yakın bir arkadaşım' dedi. Kekten çatalın ucuyla biraz aldı. Dudağının kenarına yapışan çikolata parçasını parmak ucuyla ağzına attı. 

- Özür dilerim, kek nefis, ne sormuştun?

Onu akışkan soslu kekten bir dilim daha alırken, masanın üzerinden kendime çekip çikolatalı dudaklarına yapışmaktan ne alıkoyabilirdi?

- Sence evlilik aşkı öldürür mü, onu sormuştum?

- Evlilik farklı bir konu Hakan. 50-60 yıl evli kalıp hergün elele gezen huzurlu çiftler olduğu gibi, 5-6 ay bile sürmeyen gürültülü evlilikler var.

- Bunu sağlayan itici güç nedir? Çok sevmek mi, çok aşık olmak mı, sürekli fedakarlık mı?

Çatalı tatlı tabağının kenarına bıraktı. Peçeteyi hafifçe dudaklarına dokundurdu. 

- Evliliğe başladığında hayatla ilgili bir şeyler öğrenmiş oluyorsun ama o imzayı atınca tamam olmuyorsun. Evlilik yeni sorumluluklar, geçim derdi, ardından çocuk gibi faktörlerle hayatın farklı bir dönemi. Yani olaya düzenli bir hayatım olsun, işte akşam sıcak yemeğim olsun gibi bakarsan evlilikte hayal kırıklıkları kaçınılmaz.  

- Peki evlilikte aşkın rolü nedir ?

- Of Hakan bitirme tezi mi yazıyorsun? İnternetten araştır, bir sürü aşk doktoru var. Kekinden yesene. Yemezsen Kaan’a götüreyim.  

- Kızma hemen, güzel fikirlerin var. Devam et.

- Aşk bir ilişkiyi başlatır ama onu ileri taşımak ‘hayattan ne anladığınla' ilgilidir. Tamam zamanın monotonlaştıran bir etkisi var ama aşk bitmez. Sevginin değişik formları olarak her gün karşına çıkar. Zamanla seni, eşini, çocuğunu iyi bir insana dönüştürür. Bunu başka birşey de yapamaz.

Nermin abla bu sefer elinde çiçek desenli iki çay bardağıyla geldi. ‘Habibe şeker kullanmıyordu, Hakan sen ister miydin’ diye nazikçe sordu, ‘teşekkür ederim, ben de kullanmıyorum’ diye kendimce havalı bir cevap verdim.     

- Sen aşka inanıyor musun peki?

Dünyadaki her insanın az veya çok hissettiği bu duyguya inanmamak mümkün değil. Ama işte hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması, hastalıklar, savaşlar. Bunları üst üste koyunca ‘aşk’ anlamını yitirmiş gibi.

- Bir şeyin anlamını yitirmesi olmadığı anlamına gelmez.

Çayından bir yudum aldı. ‘Buranın çaylarını Hilmi abi Rize’den getiriyor. Porselen demlikte yapar, suyunu da iki gün beklemiş kaynak suyundan koyar.'

‘Ne getiriyormuş Hilmi abin, hayırsız, sen gelir miydin buralara’ diyerek omzunda sarı mutfak beziyle Hilmi abi geldi. Yine biraz gerildim. Daha 3.5 yıl önce yeğeninin oturduğu o hüzünlü sandalyede şimdi ben vardım.   

‘Dayıcığım biliyorsun hastanelerin durumunu. Eve zor atıyorum kendimi’ diyerek kendini affettirdi Habibe. Beni tanıştırdı. ‘Hiç rahatsız olmayın, keyfinize bakın gençler’ temennisiyle omzuma iki kere dokundu.

- Hilmi abi çok iyidir, arada takılmadan edemez bana, hayat doludur.

- Evet, ikisi de çok iyiler gerçekten. Hayat dolu demişken, son bir şey sormak istiyorum. Nasıl idare ediyorsun, bir şeylere kızgınlığın yok mu? Alacaklı değil misin hayattan?      

Derin bir nefes aldı. Omuzları yukarı doğru kalktı. Yüzüne düşen saçlarını iki eliyle kulağının arkasına attı.

- Hayır değilim Hakan. Şöyle düşün, üniversite bitiriyorsun. Bir işim olsun, param olsun, evleneyim diye. Sonra hiç beklemediğin bir anda hepsi elinden uçup gidiyor. Sadece para pul değil, değer verdiğin şeyler de. Bu yüzden varlık kadar yokluğa da hazırlıklı olmalısın.

- Sanki her şeyi görmüş geçirmiş İngiltere Kraliçesi gibisin. Hayatı akışına bıraktığın olmaz mı hiç, yeniden aşık olmak gibi.

- Bilmiyorum, olmaz galiba.

- En bilinmez yollardan gelir diyordun az önce.

- Buna inanıyorum zaten.

- Ben mesela her şey geçici olduğun için, hayata sımsıkı sarılmak gerektiğini düşünürüm. Sana karışık gelebilir. Yarın yıkılacak bir evin varsa bugün en çılgın danslarını o evde yapmalısın. Dalgalardan korktuğun için denizden uzak duramazsın.

- Evet, haklı olabilirsin.  

- Herşey sonsuz bir hızla tükeniyor. Korkular yarınları, pişmanlıklar geçmişi esir alıp bize sadece bugünü, hatta sadece bu anı yaşamak için bırakıyorken öylece durup bekleyemezsin. En berbat gününde bile pencereyi açıp şarkını söylemelisin.   

- Titanik batarken keman çalan adam gibi konuştun.  

- Spor ayakkabılarını giyme kutuya kaldır.

- Neden, sarı çizmelerle mi gezeyim?

- Yıpranmasın, evet hep sarı çizmelerinle gez..

- Kek nefis..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

the sinner veya ufak tefek kesikler..

geriye doğru bakıp hüzünlenen bir çift çocuk gözü..

kalbimin en doğusunda..