şiirini öldüren şair..


            Bugün benim doğum günüm. 

            Dışarı eksi 10 derece. Evlerin çatıları, çam ağaçları, arabaların üstü, geçen yağan kar ile bembeyaz. Yazın gece yarılarına kadar susmayan çocuk parkında iki boş salıncak ve onların üstünde beyaz örtü. Boş salıncaklar hakkında bir kitap yazılmalı diye düşünmüşümdür. Kış mevsiminin soğuk, puslu, kömür kokulu havasına bir armağan gibidir kar. 

Bir dostum, 'canın mı sıkılıyor, yazmak en iyi terapidir, yaz kurtul' diye mail atmıştı. Aynı dakikalarda youtube ‘insan bastırdığı duygunun esiri olur’ klibini önerdi. Birçok konuda hayatın akışına güvenmişimdir. Diğer taraftan tesadüfen karşına çıkan şeylerin aslında hiç sana ait olmadığını ve bir gün tesadüfen sona ereceğini de unutmamalı.

Spotify’den seçtiğim parçalar daha çok eskiye ait. Tarkan’dan ‘unut beni’ ile başladım.  Bir insan neden unut beni diye şarkı yazar ki, üşütür karanlığım alışamazsın.. Sanki ‘unut beni’ derken ‘unutma’ der gibi. Hüznüm yaralar seni dayanamazsın. Hüznün yaralar beni -yine sen- dayanamazsın.. Sıkı parçadır. 

Aynı dostum, ‘okumayı sevmiyorsun ama yazabilirsin, iyi kurgulanmış polisiyeler, edebi yönü olmazsa da çok satıyor’ demişti. Her zaman nazik olduğundan önce edebi yönünü geliştir. Çok oku, okudukça nasıl yazman gerektiğini zaten anlayacaksın demek istemişti. 

Emre Aydın çalıyor.. Bir adam bir akşam misal bana benzeyen tutar geçer tam önünden. Ne yapsan sen beni unutamazsın.. Bu adamın her şarkısı güzel.. Önce unut beni, sonra unutamazsın beni, ilginç. Galiba hatırlanmak veya unutulmamak, sevmek kadar güçlü bir duygu. Belki sevmenin zaten kendisi..

Evde, işte, toplu taşımada kitap okumak aslında başlı başına bir ‘challenge’. Hızla değişen zamana, anında cevaplaman gereken maillere, sabah telaşına, akşam yorgunluğuna, ev işlerine topyekün değişimin kendisine bir meydan okuma. Peki yazmak?

Kariyer planlarım nedeniyle daha çok işle ilgili kitaplar okuyor ve yazılar hazırlıyordum. Karşılığını aldım sayılır. Mesleğin ilk yıllarında 100 kişilik salonda en geride otururken, 10 yıl sonra kendimi kürsüde konuşmacı olarak bulmuştum, güzel günlerdi. Geçelim efendim.

Elif Kaya bu şarkıyı Ahmet Kaya gibi söylemiyor mu? Ne sen Leylasın ne de ben Mecnun, ne sen yorgun ne de ben yorgun, kederli bir akşam içmişiz, sarhoşuz hepsi bu.. Hep sonradan gelir aklım başıma hep sonradan, sonradan..      

Bir Ağustos günü kendime zaman ayırmaya karar verdim. Gezdim dolaştım, kek- poğaça yapmayı denedim. Elim yatkındı ama nişastanın ne işe yaradığını, yoğurdu kesilmeden nasıl yayla çorbası yapılacağını yazmayı bıraktıktan sonra öğrendim. Sonraları kız yeğenlerime yayla çorbasının tuzu piştikten sonra konur diye hava atmışlığım var. 

Aradan iki yıldan fazla geçti. Hani özgürlük istediğin şeyleri yapmaktan çok istemediğin şeyleri yapmamaktır ya, bu süreçte istediğim şeyleri yapmak istemediklerimi yapmamak iyi gelmişti. Ancak hayatın bana sunduğu konfor alanım daralmaya başlamıştı.

Cem Karaca hayatın anlamını soruyor aksakallıya; aşk ne ustam hayatın sırrı ne, tepeden tırnağa aşığım ben ve koskoca bir hayat var önümde. Sevda kuşun kanadında, ürkütürsen tutamazsın. Hayat sırrının suyunu çeşmelerden bulamazsın diyor aksakallı..

Bir sonbahar günü yeniden yazmaya karar verdim. Hayatın önüme ne getireceğini bilmeden ama bu bilinmezliğin verdiği merak ve ilgiyle gece gündüz yazmaya başladım. Mesleki konular haricinde, toplumsal konular, siyaset, kadın erkek ilişkileri, sevgi, evlilik gibi birçok konuda saatlerce yazdım. Bazen 15-16 saat yazıp 4-5 saat uyuduğum oldu. 

Bazen ‘yazmak’ ile aramızda pürüzler çıksa da müthiş bir bağ kurulmuştu aramızda. Ne yazayım diye düşünürken onu karşımda görüyordum. Sanki görünmez bir el beni yakalamış, ihtiyacı olan şeyleri yazdırıyordu. Ben yazdıkça o kelimelerden örülmüş duvarlardan, tel örgülerin üstünden uçup ruhunu özgürlüğe bırakıyordu. Hızla sallanan bir salıncakta başını kaldırıp gökyüzünü izlemek gibiydi..

Gülay’ı çok severim, kasetlerini bile almıştım. Cesaretin var mı aşka, sen gelmez oldun, ellerini çekip benden.. ama en sevdiğim şarkısı bu olabilir; kalsın geride bu aşk, anma adımı, eğdirme başımı yar sana ben kendim kurban ederim..

      Yazmak birçok kişi açısından hala büyük bir tutku. Yazılmayan şeyin düşünce haline gelmesi pek mümkün değil. Yeni yıla girdiğimizden beri yaşadığımız felaketler, savaşlar, kadınlara, çocuklara, doğaya yapılan zulümler, haksızlıklar yazılmalı. Peki kimler yazmamalı?

Yazının ruhunu kirleten sahte kişilikler, itibar suikastçıları, kalemlerinden kan damlayanlar, güvercinleri öldürenler, umutları tüketenler, hak hukuk bilmeyenler yazmamalı. Birini gerçekten sevmeden sadece sevilme ihtiyacını gideren narsisler, şiirini öldüren şairler yazmamalı.. 

Bakalım sonraki doğum günümde hayat bana neler getirecek.. 15/02

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

the sinner veya ufak tefek kesikler..

geriye doğru bakıp hüzünlenen bir çift çocuk gözü..

kalbimin en doğusunda..