ateş, su, hava, toprak..
Ateş, su, hava, toprak. Hayatın
oluşumu ve devamı için gerekli dört element. Bu elementlere mitolojik
çağlardan beri büyük anlamlar yüklenmiş, ateş tanrısı (fuji) su tanrısı (poseidon),
gök tanrısı (zeus), yeraltı tanrısı (hades) gibi isimler verilmiştir. Sembolizmin yazının icadından
daha eskiye dayandığı düşünüldüğünde her görkemli yapıda onların izlerini sürmek mümkündür.
Sanatçılar tarihin akışı içinde
resim, müzik, heykel gibi görsel sanatları kullanarak onlarla
daha barışık bir yolu denemiş, ateşi, suyu, havayı ve toprağı ‘daha iyi bir
insan ve toplum nasıl mümkün olabilir’ sorusunun öznesi olarak, sonsuzluğa uzanan
eserleri aracılığıyla bize anlatmaya çalışmışlardır. Hayatı var eden ve
sürdüren bu dört elementin hepimizin bildiği bazı özellikleri vardır.
Su, dünyanın ve onun izdüşümü olarak insanın yüzde 70'ini oluşturur. Suyun varlığı, ateşin suyu buharlaştırıp havanın onu soğuk katmanlara taşımasına bağlıdır. Yani ateş kendini söndürecek suyu yine kendi var eder. Toprak bağrından en güzel bitkileri çıkartarak havayı temizler, canlılara oksijen sağlar. Bir anlamda ona suyu getiren havaya teşekkür eder. Hava suyun da içine girerek sadece toprak canlılarına değil, deniz canlılarına da hayat verir ve bu döngü sonsuza dek tekrarlanır.
Tabi ki bu dört element sadece sanatçıların veya pozitif bilimlerin değil edebiyatçıların da beslendiği önemli bir kaynak haline gelmiştir.
Edebiyatta toprak genellikle ‘kadın ve ana’ olarak kabul edilir. İnsanın topraktan yaratılması kadının var etme gücüne ilahi bir selamdır. İçinde tüm canlıları sonsuz bir ahenk içinde yaşatır. Meyve olur, sebze olur, başak olur, sofrada ekmek olur. Toprağın kalbi yeryüzü kadar geniş olsa da coğrafya kader, toprak kederdir. Ne yazık ki en çok kirletilen, sömürülen, fiziksel ve duygusal şiddete maruz kalan yine topraktır.
Var eden, büyüten toprak zamanı
geldiğinde emanetini geri alır. Yaprak kuruyup yere düşer. Rüzgar caddelerde
savurur, yağmur bilinmez bir yere taşır. Ağacından uzakta yolculuk son bulur. Toprağın bağrından
çıkan her şey yine toprağa döner.
Güneş ise ‘sevgili’dir. Sonsuz ısı ve ışık kaynağı sunmasına rağmen çoğunlukla sıcaklığı veya soğukluğuyla hatırlanır. Işığını göstermekte başarısızdır veya buna pek dikkat edilmez. Yaz-kış her sabah güneşin doğması olağanken, sıcaklığının artması veya azalması eziyete dönüşür.
Toprak ve güneş ilişkisi ‘su’ ve ‘ateş’ üzerinden yürür. Güneş tüm bitkilere besin sağlasa, denizlerdeki suyu buharlaştırıp kuru topraklara taşınmasına vesile olsa da, toprağı suya hasret bırakan nihayetinde yine güneştir. Ateş ayrılık, su kavuşmaktır. Ateş unutmak, su hatırlamaktır. Ateş öfke, su affetmektir.
Peki bu müthiş denklemde havanın yeri ne
olabilir? Neden havasız birkaç dakikadan
fazla duramayız? Neden insanlar haricinde bitki ve hayvanlar da havaya
muhtaçtır? Suyun ve ateşin varlığı, havanın varlığına bağlıdır ve bana göre hava
‘sevgi’den başka bir şey olamaz. Aşk değil düşündüğüm, bir annenin bebeğine,
bir babanın oğluna, bir bitkinin tomurcuğuna, bir kelebeğin tırtılına olan sevgisi.
Nasıl ki toprak ağaçla, deniz dalgayla, ateş alevle anlatır derdini, hava da rüzgarla konuşur. Her canlıya hayat veren havanın varlığı doğru kullanılmazsa can sıkıcı olabilir. Fırtına, kasırga, tayfun gibi yıkıcı hallere bürünür, yangınları büyütür, emekleri çürütür.
Yine de Amazon ormanlarından Sahra çölüne, Büyük Okyanus’tan Himalaya Dağlarına kadar yaşamın varlığı havaya bağlıdır. Bir insanın, bir hayvanın veya bir bitkinin yaşamadığının kanıtı ciğerlerine çekemediği sevginin yokluğundan başka nedir ki?
Yorumlar
Yorum Gönder